TÜRKİYE’Yİ ETNİK KAVGAYA SÜRÜKLEMEK BÜYÜK GÜNAH VE AFFEDİLMEZ SUÇTUR

September 1, 2009 2 comments




Egemen Milletin Sesi Başyazı 76
Aykut EDİBALİ



GÜNÜMÜZÜ AYDINLATACAK İKİ VESİKA!
Ramazan Ayı’nın ilk haftalarındayız, bütün vatandaşlarımızı Ramazan’a ulaşması sebebiyle kutlar, sağlık, afiyet ve tüm işlerinde hayırlı başarılara ulaşmasını candan dileriz.

Rahmet, bereket, bağış ve barış ayı ve iklimi olan Ramazan’ın ülkemizden başlayarak bütün İslam alemi için güzelliklere, hayır ve iyiliklere vesile olmasına dua edelim.

Ve insanlığında arayageldiği adalet, barış, hürriyet ve mutluluğa ulaşması umudumuzu dile getirdikten sonra, Türkiye’nin ne yazık ki iktidar eliyle cadı kazanına dönmesine, birliğinin ve dirliğinin sıkıntılar geçirmesine vesile olan, sebep olan, etnik bölücülük kışkırtmasına dönüşen mahut meselede söylenmesi gerekenleri söyleyelim.

KAVİMLERİ İLE MAĞRUR OLANLAR, HAZRETİ PEYGAMBERİ NE ZAMAN DİNLEYECEKSİNİZ?

İŞTE HAZRETİ PEYGAMBERİN VASİYETİNDEKİLER!

Hazreti Peygamberin Sana Vasiyeti!

Bu mübarek ayda, bize bu ayın önem ve değerini anlatan ve öğreten ve Allah’ın selamı ve inanan tüm müminlerin dua ve selamı ebediyete kadar kendisine ulaşacak olan sevgili Peygamberimiz ve efendimiz Hazreti Peygamber MUHAMMED MUSTAFA (SAS)’in bir mübarek sözünü aktarmakla başlayalım. Hazreti Peygamber meşhur veda hutbesinde, toplanmış buluna 120 000 mümine tüm insanlara ulaştırılması emir ve fermanı ile şu gerçeklerin duyurulmasını emretti. Buyurdu ki:

Vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara ulaştırsın… Olabilir ki burada bulunan bir kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur…

Müminler, Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz. Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştir, bir Müslüman’a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşnutluğu ile vermişse o, başkadır…

Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arap’ın Arap olmayan üzerine üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap’a bir üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız ondan en çok korkanınızdır.
Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz…”…

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ KURAN TEMEL FİKİR, MİSAKI MİLLİ NE DİYOR?

Bakınız Türkiye Cumhuriyet nasıl kuruldu? Cihan Savaşı yangınında emperyalist kafirler, bugün Ortadoğu denen Osmanlı İmparatorluğu’nun canlı bedeni üzerinde işgal ve parçalama işi yaparak bölgenin tüm Müsümanlarını, haklarını milletlerini esir haline getiren Sevr idam yaftasını bu milletin mübarek vücuduna asmaya kıyam ettikleri, o karanlık işgal günlerinde bugünkü Gazi Meclis’in başlangıcı olan Osmanlı Mebusan Meclisi hangi kararları dünyaya duyuruyormuş?

MİSAKI MİLLİ KARARLARI

“… 30 Ekim 1918 mütarekenin imzalandığı tarihte, adı geçen mütareke hattı içinde ve dışında din, ırk, ve soy bakımından birleşik ve birbirlerine karşı saygı ve fedakarlık duyguları ile dolu olarak soy ve toplum hukukları ve çevre koşullarına tam olarak uyan OSMANLI MÜSLÜMAN ÇOĞUNLUĞUNUN YERLEŞMİŞ BULUNDUĞU BÖLGELERİN HEPSİ GERÇEKTEN VEYA HÜKMEN HİÇ BİR ŞEKİLDE BÖLÜNMEZ BİR BÜTÜNDÜR.
Misakı Milli, İstanbul 28 0cak 1336, (28 ocak 1920)

KISSADAN HİSSE

Bu iki tarihi belgeyi hatırlayıp, üzerinde düşünmemiz gerekmez mi? Kimse Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerden çağın gereklerini, konjonktürün dalgalanmalarını, sarsıntılarını görmezden gelmelerini istemiyor, beklemiyor. Ama uzak veya yakın seçimlerde ondan bundan oy alacağız diye, sağa sola göz kırparak insanları huzursuz etmenin alemi ne? Birliğimiz dirliğimizi sarsmanın anlamı ne?

Türk toplumunda devlet ve hükümet başkanlarının önemi öylesine büyüktür ki, başka toplumlarda bir örneği bulunamaz! Devlet ve hükümet başkanlarını ağırlığı öylesine büyüktür ki hayret vericidir. Neden Müslüman’ız? Çünkü atalarımız bir süre savaştıkları, bazen yendikleri bazen de yenildikleri Arap mücahitlerinin dinini, olan İslam’ı miladın 9. asrının başlarında bir hakanımızın emri ile seçmişizdir. İşte o kutlu günden bu yana Türkler kahir ekseriyeti itibariyle Müslüman’dırlar. Padişahlarımızın, vezirlerimizin, başbakan ve bakanlarımızın sapıtıp cıvıttıkları dönemlerde ise milletçe berbat olmuşuzdur. Müslümanlığı seçemeyen Türk boyları ise maalesef büyük Turan kitleleri ile bağlantıları zayıfladığı için Türklük camiasının dışında kalmışlardır. Macar, Bulgar, Hazar Türkleri, Çuvaşlar ve Sarı Uygurların durumu, Türk Dünyası’nın ve İslam Dünyası’nın daima dikkat edeceği bir husustur. Kısaca devletin ve devlet adamlarının millet hayatı üzerindeki etkisi diğer toplumlardan çok daha fazladır bizde. Onun içinde veballeri; kazanacakları mükafat gibi, kat kattır.

Bu “Kürt meselesi” gibi bize yabancı, aykırı bir şeamet ve felaket şablonunu tekrarlamaya başladığınız zaman, zokayı yutmuş balığa dönersiniz. Türkiye’de yeminli, parmak dönmez Batı emperyalizmine uşaklık eden küçük bir azınlık var. Bu lobinin tüm işi emperyalist efendilerinden duyduklarını duyurabilmek, uygulayabilmek, uygulatabilmektir. Yıllar evvel ‘Kürt meselesi benim meselemdir’ diyen Sayın Başbakan ne dehşet verici sıkıntılara yol açtığını acaba biliyor mu ? Sayın Cumhurbaşkanına meselenin adını doğru koymak gerektiğini hatırlatma gereğini duymuştuk? Hatırlarsınız meseleyi koymak, çözümü de koymak demektir.

MESELENİN ADI TÜM TÜRKİYE İÇİN DEMOKRASİDİR!

Meseleyi doğru koymasanız işin içinden çıkamazsınız. AKP iktidarının akıldaneleri, bu iktidarın meseleyi yanlış koymasına sebep oldular. Ve çok zaman kaybettik, nihayet yanlışlar pul pul dökülmeye de başladı. Türkiye’nin bütün aksamı, bütün vatandaşları ile aradığı demokrasiyi hep beraber arayalım. Siyasi, demokrasiyi, ekonomik demokrasiyi birlikte arayalım. Şükürler olsun ki pek çok şey aydınlığa çıkmıştır ve çıkmaya da devam edecek. Ama hiç olmasa demokratik açılım diye adı değiştirilmiş arayış, gerçek ismine kavuşmuş görünüyor. Bu sunulan dosyada, Sayın Bila’nın Sayın Özkük’le yaptığı söyleşi neyi aramamız gerektiğini ortaya koymuş denebilir.
İktidarın İmralı’dan çıkacak bir yol haritasını bekleyerek bir yol haritası düzenleme peşinde olduğu iddia ediliyordu. İnternet sitelerinde dolaşan yol haritasının gerçek bir deli saçması olduğunu da her halde görmeyen kalmamıştır. Bu saçma yol haritasını okuyan kendini Mustafa Kemalle kıyaslamaya cüret eden “Abdullah Efendi”nin yol haritası ne dediği anlaşılmaz, hesaba kitaba gelmez, lafı bile edilemez tam bir saçmalık. Vah bu zavallı mahlûkun arkasından giden zavallılara! Allah acısın ve kurtarsın.

Tekrar hayırlı Ramazanlar.

Categories: Öğretiler

Resim – 8, Kongre

August 26, 2009 5 comments

Fotoğrafla ilgili bilgileri yorum olarak ekleyebilirsiniz. Hangi senede gerçekleşti, organizasyonun amacı neydi… Bu günü yaşayan bir abimizin yorumlarını görmek isteriz.

Categories: Resimler

Devletin Sofrasına Beyaz Tülbent Bırakmak

August 25, 2009 8 comments

Kadın: sofra ve toprak

Kadınlar ve sofralar… Devrimlerin, inkılâpların, yenilikçi adımların, idamların, anayasaların, askerlerin… Sonra paranın, aşkın ve kimsesizliğin yaşanılan topraklara göre farklılık gösterdiği bir dünyada insanı hep aynı yerinden yaralar. Hangi zamanda ve hangi coğrafyada yaşarsanız yaşayın sofrayı hep kadınlar kurar. Sofra bezinin, yaldızlı örtünün ya da eski bir gazete kâğıdının üzerine tabakları, kaşıkları, tencereleri, kepçeleri… Ekmeği, peçeteyi, tuzu, salatayı yeni bir hayat kurgularcasına ve her seferinde bir şeyleri değiştirircesine hep kadın koyar. Oysa bilir çocuklarının sofraya nazlanarak geleceğini, eşinin herhangi bir şeyi bahane edip sofra düzenini yerle bir edeceğini… Misafirin kusurlu, kayınvalidesinin ‘yavan’ bulacağını… Kadın herkesten iyi bilir, olur da yolunda gitmezse işler sofradan ilk kendisinin kovulacağını. Bu yüzden hep eğrelti oturur masada; tepsinin, sininin, sehpanın yanı başında. Sofranın huzuru için iki dizinin üstüne oturmak zorundadır. Çok yemez, çok konuşmaz, saatlerce oturup da sofra başında keyif yapmaz. Arkadaşını, annesini, komşusunu ‘bilirkişi heyetinin’ izni olmadan davet edemez sofraya. Hep zamanında pişirmelidir yemekleri ve kusursuz hazırlamalıdır sofrayı. Lokmaları uzun uzun çiğnemeli, herkesi başka türlü avutmalıdır. Sonra ağlamamalıdır sofradan kovulduğunda, hemen kalkıp toparlanmalı, elini yüzünü yıkamalı ve kafasını toparlamak için yemek kitabını açıp ertesi gün ne pişireceğine bakmalıdır. Kitap okumalı, yazı yazmalı, pencereye bakıp onu zamanla imtihan eden her şey için bir şarkı mırıldanmalıdır. Çok üstüne gitmemeli, önemsenmemelidir yaşananları. Öyle ya, kadınlar sofralarda, sofra sofra ayrılmaktadır ve tüm sosyalist, feminist söylemlerin aksine kadın sofrada evin içindeki durumunu hatırlamaktadır. Çünkü babasının evinde sofradan kovulabilendir kadın. Annesi tarafından sofralarda yalnız bırakılabilendir. Bir yaz günü uzaktaki sofralara bakıp da kendini vitrindeki tabaklara benzeten… Bir yaz günü çok beğenilip de hiçbir sofraya konulmayan vitrin tabakları gibi mahzunlaşabilendir. Gidecek hiçbir sofrası olmayandır rüzgârlar ters yönde estiğinde. Kocasının evinde sofraya çoğu kez fazlalık duygusuyla oturacağını bilendir sonra. Sonra devletin sofrasından bazen resmi bazen gayri resmi ideolojiler yüzünden kovulabilendir. Suçlu ya da suçsuz, katil ya da maktul her kadın sorumlu tutulur hayattan, topraktan, adaletten, anarşiden, huzurdan. Bu yüzden okuldan atılabilir, eğitim sofrasından nasibine düşenler bir kalem darbesiyle silinebilir, oğlunu şehit verebilir, dağa çıkan kızının önüne atasa da kendini elinden bir şey gelmeyebilir, dönüp dönüp ağlayıp da sonunda onun ardından ağlayanları göremeyecek hale gelebilir. Tüm bu söylediklerimin içinden gezip kendi mutsuzluğunu örtmek istercesine adı konulmamış masallar yazabilir. Oturamadığı sofralardan kendine pay biçebilir ya da. Kadın; sofra ve topraktır. Ondan özgürlük bahanesiyle toprağını çalanlar, onu sofradan kovmaktan da geri kalmayacaktır.
. . .

Kadın olmaya alışmak

“Henüz etek giymeye ve meclis koridorlarına alışamamıştık” diyor DTP milletvekili Aysel Tuğluk, partisinin kapatılma davasına ilişkin demeç verirken gazetecilere. Bir kadın ne zaman unutur etek giymeyi, saçını taramayı, sabah kahvaltısının ardından başını cama dayayıp dua etmeyi? DTP’liler ve diğerleri için ne zaman toprak dağ anlamına gelmiştir ve dağa çıkmak, en acımasız, en gözü kara, en soğukkanlı olmak ne zamandır önemli ve vazgeçilmez olmuştur? Hangi kutsal dava(?), hangi ideoloji, hangi ihtilaldir kadını topraktan dağa çıkartan? 1960 yılından bu yana Marksist sol yapılanma üzerinden güçlenen PKK mıdır? Önceleri etno-seküler bir dile hâkimken 90’lı yıllarda Refah Partisinin bölgedeki yükselişin ardından geleneksel ve dini değerler üzerinden senaryolar yazan terör müdür? Yıllarca birbirinden başarısız terörle mücadele stratejilerinin enkazıyla halkı baş başa bırakanlar mıdır? Partisinin tahripçi kimlik siyaseti midir? Sahi, ne olmuştur da Aysel Tuğluk kadın olduğunu unutacak kadar nefret etmiştir her şeyden? Yada madalyonu kendimize çevirdiğimizde 90’lı yıllar boyunca ana haber bültenlerini kabusa çeviren OHAL(Olağan Üstü Hal) gereğince açılan asit çukurları, sistemin altından parça parça tuğla çalan JİTEM ve zorunlu göç politikaları bu kadar mı basittir? Bu ülkede yapılmış her askeri darbenin ardından “İhtilal planları yapılırken her meslek grubundan birilerine danışılır ama sosyologlar olay seyrinin dışında tutulur” diye övünenler boşaltılan köylerden büyük şehirlere gelen insanların kadınlığını, insanlığını unutacak kadar nefret dolabileceğini neden hiç hesaba katmamıştır? Neden Başbakan üst kimlik kavramını ortaya atıp barış için adım atmaya hazır olduklarını gösterirken, 29 Mart seçimlerinde doğu ve güneydoğu illerindeki başarısızlığıyla “Kürt meselesiyle fazla uğraşmaması” konusunda adeta bir uyarı almıştır? Daha da önemlisi neden DTP’li bayan vekiller saçlarına fön çektirme, etek giyme, makyaj yapma konusunda bu kadar çekingen davranmaktadır? Sahi onları, karargâh evlerinde kalan üniversite öğrencisi kızları ve dağda çocuk gönderen anneleri ‘kadın olmak’, ‘kadın olduğunu hatırlamak’ neden bu kadar korkutmaktadır? Yoksa sahiden de yıllardır anlatıldığı gibi “Kadın eli, kadın gönlü” terörün, savaşın, katliamın, ağıtın bitmesi için bu topraklar kadar dünyanın da son şansı mıdır? Sofraları terk eden kadınların, sofralardan def edilen kadınların o sofralara şöyle bir göz ucuyla bakması kaç can kurtarmaktadır? Tuğluk ve diğerlerinin yalnızca kadın olmanın bilinciyle bizimle aynı model etekleri giymesi, kendisini bize yakın hissetmesini sağlayacak mıdır? Tüm kadınlar ne zaman aynı sofrada yan yana güle oynaya bereketli bir yemeğin tadına ne zaman bakacaktır?
. . .

Sofralara beyaz tülbentle oturmak

Dağa çıkanlar, başkaları kadar kendilerini de yakıp kavuran bir rüzgarın peşinden giderken yani 80’lerden bu yana kurulmuş tüm T.C. hükümetleri terör konusunda ikmale kalırken… Şehitlerin isimleri alt yazıda sırayla geçerken televizyon ekranlarında; her seferinde komutanların, paşaların eline sarılan şehit babalarının kameralar gittikten sonra attıkları feryat bir sokak yukardan bizim evlerimizi inletecek kadar kulaklarımızda yankılanırken… Yani parasızlıktan ve kimsesizlikten ‘karargâh evlerine’ yerleştirilirken güneydoğulu genç kızlar… Başarılıysa Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin, başarısızsa karargâh evlerinin yönlendirmeleriyle birey olmayı, vatandaş olmayı ve kendine bir ‘öteki’ seçmeyi, ona kin ve nefret duymayı öğrenirken… Sonra hepimizin annesinin, anneannesinin en az bir komşusu Kürtken… Hani otobüste elimizdeki paketler yere düştüğü için yer veren çocuk aslında duruşu ve şivesiyle çok da benzerken onlara… Hastanede oradan oraya dolaşan ve Türkçe bilmediği için yanlış teşhis konulan kadını görünce içimiz acırken… Burada her şeyi önüne sunduğumuz çocuklarımızın bunalımıyla uğraşırken biz, orada traktörlerin arkasına doluşup mevsimlik işçi olarak yola çıkıyorsa birkaç çocuk… Hani gençlerin parasızlıktan, eğitimsizlikten, yanlış eğilimler yüzünden dağa çıktığı gerçeğini söyleyenler hep susturuluyorsa… Ekranların eskittiği kadın yüzlerinden birisi olan Rojin hem klasik, hem arabesk, hem pop, hem yabancı müzikten anlayan; mükemmel kadın, süper başarılı kız, imkânsızı başaran dahi rolüyle terör olaylarının arttığı zamanlarda ısıtılıp ısıtılıp önümüze getiriliyorsa… Onun uzun saçlarıyla ve üç kat fondötenle saklayamadığı hüzün, “Bu örgüt hepimizin hayatını mahvetti işte” hallerini gizlemeye yetmiyorsa… Yine de en önemlisi DTP’li bayan vekiller diz hizasında etekleri ve hafif topuklu ayakkabılarıyla yaşanmış onca şeyin ardından da olsa kadın olduğunu hatırladıysa, kadın olmaya alışmaya başladıysa… Devletin sofrasından kovulduğunu düşenler kadınlar, o sofraya göz ucuyla bakmaya başladıysa… Sonra hükümet Kürt açılımına dair umut verici adımlar attıysa… Kürt çalıştayının ikinci aşamasından da güzel haberler geliyorsa… Çatışmalarda hayatını kaybeden bir teröristin ve bir şehidin annesi yan yana gelebiliyorsa… Ve üstelik başlarındaki beyaz tülbentten ayaklarındaki çoraba gelenek, görenek, görgü bakımından bu iki kadın fazlasıyla benzerlik gösteriyorsa… Aslında ikisi de terör örgütünün elinden alamadıysa oğlunu… Benzer yaraları varsa ve benzer yaraları görmek acının sıcaklığını azaltırsa… On binlerce teröristin dağdan inmesi belki de milyonlarca insanın güvenli yaşaması anlamına geldiği için bu kadar önemliyse… Yani iyi bir şeyler oluyorsa dünya üzerinde; umuda, geleceğe, mutluluğa dair… Bunun yolu bu gün de olduğu gibi şu ya da bu sebeple, haklı ya da haksız devletin sofrasından çekilenlerin, sofrayı terk edenlerin usul usul sofraya yaklaşmasına, çorbaya elini uzatmasına ve eksik bir şey varsa mutfaktan masaya taşımasına bağlıdır… Belki de kuralıdır hayatın… Sofralardan ne kadar kovulsa, ne kadar küsse de sofralara yine de geçmişi bir kenara bırakıp sofraya ilk koşan olmalıdır kadın. Çünkü o sofra kurarsa durulacaktır sular… Sofralar kuruldukça insanlar birbirini görecek, birbiriyle yaşamayı öğrenecek, birbirinin kalbine bakıp ‘ortak bir söylem’ geliştirebilecektir. Her şeyden önemlisi devletinin sofrasına çağrıldığında gelen, barış için yanında beyaz tülbent getiren, “Bil ki kalbimin sağ köşesinde bir acı var” diye söze başlayan kadınlar oldukça dönecektir dünya.

En kıymetli ayda, bu ülkenin, bu toprakların ve Allah’ın sofrasında beyaz tülbentlerle anılmak duasıyla…

Turuncu Dergisi Ağustos 2009
Gündeme Kadın Yorumları

Gönderen: Ümmügülsüm TAT

Categories: Kardeş Notları

"Toplum-Din ilişkileri ve Medya" paneli

July 27, 2009 7 comments

Medya Platformu, bağımsız yazar ve düşünür Ahmet Taşgetiren’in katılımı ve Mustafa Yürekli’nin sunumuyla yaklaşık 50 dinleyicinin iştirak ettiği “Toplum-Din ilişkileri ve Medya” panelini gerçekleştirdi.

Eyüp Sultan Kültürevi’nde İTÜ’lü genç bir arkadaşımızın Kur’an tilaveti ile başlayan panel, Ahmet Taşgetiren’in Toplum-Din ilişkileri ve Medya konulu sohbeti ile devam etti.

Medya’nın ulusal bir fenomen olduğunu belirten Mustafa Yürekli’nin ardından, Ahmet Taşgetiren, Nokta ve Tempo dergileri örneklerinden hareket ederek, medyadaki din teması üzerinde durdu ve 1967’den günümüze medyadaki din temasını, gerek televizyon gerekse gazete haberleri üzerinden verdiği “Yeşilçam’da din adamı portresi, başörtülü kız aşk yaşar mı, Ayşe Arman ve başörtüsü, gürüz-alemdaroğlu örneklikleri, imam-hatip lisesi haberleri, barbi bebek tartışmaları, Adnan Oktar haberleri, Vakit, CHP, Deniz Feneri haberlerindeki dinsel öğeler, Türkçe ezan tartışmaları, halka açık holdingler, İskilipli Atıf Hoca örneği, 28 Şubat sürecinde medyanın tutumu, irtica ve gericilik tartışmaları, anayasa mahkemesi, bürokraside başörtüsü” örnekleri ile açıkladı.

Bir dönem Türkiye’deki medya-din ilişkisinin, din-toplum-devlet ilişkilerindeki köklü değişimin yarattığı gerilimin medyaya yansımasından ibaret olduğunu vurgulayan Taşgetiren, “medya yeniden yapılanırken dîni hayatın dışına itiyor” saptamasında bulundu.

Resmi çizgi seküler olduğunda ve toplum dinini yaşamak istediğinde, medya’nın toplumdan yana yer almadığını belirten Ahmet Taşgetiren, toplum-din-medya üçgeninde gözlenen gerilimin, sistem-toplum gerilimi ana aksı üzerinde gerçekleştiğini vurguladı ve medya üzerinden yürütülen toplum mühendisliğine, toplumun kitlesel bir yanıt vermediğinden, çoğu zaman duyarsız kaldığından bahsetti.

Panelin devamında tartışılan alt başlıklar.

. Sistemin hakim düşüncesi, “yeni bir din, yeni bir toplum”.
. Toplum-Din-Medya ilişkisinde medya, sistemin toplumu dönüştürme projesinde bir propaganda ayağı olarak karşımıza çıkıyor.
. Medyanın son dönem çizgisinde “muhafazakarlaşma” tanımını kötüleyen ve korkunçlaştırmaya çalışan bir çaba mevcut.
. Toplum’un ana dinamiği “müslümanlık”tır. Bunun üzerinde toplum mühendisliği çalışmasında bulunursanız gerilim çıkıyor, bir normalleşme sürecine girilemiyor.
. Olumsuz din adamı portresi ve çirkinleştirme, gülünçleştirme çabası var. Bilerek veya bilmeyerek bu süreç, “iyi insan” dindarlar arasında istisnaymış bir bir algı yaratıyor.
. Cemaat-tarikat-dini toparlanışların tamamı şüpheli gösteriliyor.
. Dinde herşey magazinel ortamlarda tartışmalı hale getiriliyor. Dindeki tartışmaların akademik çevrelerde yapıldığında yapıcı olacaktır. Magazinleştirildiğinde ise, bir tahribat sözkonusudur. En son tartışmalar, “Miraç, Namaz, Oruç, Cuma Namazı” üzerinde gerçekleştirildi.
. Hakim çevrelerin ekranlarda boy göstermesine izin verdiği bazı isimler, özel olarak “istihdam” edilmektedir.
. İslam üzerinde yapılan manipülasyonlarda “İslam da çok oluyor artık” düşüncesi temel öğe olarak bulunuyor. 28 Şubat’ın altında yatan düşünce de budur.
. Bu ilişkilerde toplum karşısında yer alan medya çevrelerinin yaptığı çalışmanın ismi, “Diabolisation – Şeytanileştirme”dir. İslamofobi oluşturma çalışmasıdır.
. Toplum üzerinde yapılan bu çalışmanın, her ne kadar “yeterince” etkili olamadığını düşünsek de, bu çalışmaların belirli bir taban oluşturduğunu da söyleyebiliriz.

Panelde ayrıca, medyanın bir bütün olarak hareket eden bir organizma gibi düşünülemeyeceğini vurgulayan Taşgetiren, panelin ikinci bölümünde, Sistem-Toplum geriliminde toplumdan yana yayın yapan medya kuruluşları üzerinde de durdu.

Bu noktada söz alan Mustafa Yürekli, toplumu sekülerleştirme vazifesini üstlenmiş medya karşısında, halkın “dergicilik” ile başlayan bir çıkış yaptığını, bunu çıkışın çeşitli radyoların, gazetelerin ve televizyonların kurulması ile devam ettiğini ve gelinen noktada bir “pozitif medya”dan bahsedilebileceğini ayrıca bu sektörde insan kaynaklarının hızlı yetişmediğini, ancak pozitif medyanın geçirdiği süreçte kendi insan kaynaklarını yetiştirebildiğini belirtti.

Ahmet Taşgetiren, (Hz. Musa(a.s)’a hitaben) “Firavuna git ve ona yumuşak bir dille tebliğ et” şeklindeki Kuranî yöntemi hatırlatarak, pozitif medyanın “üslup sorununu” büyük ölçüde aştığını vurguladı ve sözlerini “Toplumun derin bir bilinçle ülkeyi ana mecrasına taşıdığını düşünüyorum.” diyerek sonlandırdı.

Panel soru – cevap faslı ile sona erdi.

Categories: Güncel Duyurular

Temmuz – 2009 Medya Söyleşileri, Ahmet Taşgetiren’in katılımıyla.

July 21, 2009 1 comment

Medya Platformu’nun düzenlediği ve Mustafa Yürekli’nin yönettiği 2009 Medya Söyleşileri’nin Temmuz konuğu gazeteci – yazar Ahmet Taşgetiren…

Ahmet Taşgetiren, Medya Söyleşileri’nde “Toplum – Din İlişkileri ve Medya” konusunda konuşacak ve katılımcı medya mensuplarının sorularını cevaplayacak..

Sizleri aramızda görmek bizleri çok mutlu edecektir…

Mustafa Yürekli

Tarih: 24 Temmuz 2009, Cuma
Saat: 19:30
Yer: Eyüpsultan Kültürevi
Feshane Cad. No:23 Eyüp / İST
Tel: 0212. 563 16 65

Categories: Güncel Duyurular

"KAN KAN KAN, Kıbrıs, Kudüs, TÜRKİSTAN" – Güncel Dosya

July 14, 2009 4 comments

Çin'de Uygur Türkleri'ne yapılan zulümden bir kare

Fotoğraf: Haksöz Haber
ÇİN(China, P.R.C)’in Doğu Türkistan’da yaptığı soykırımı acı içinde, yakından takip ediyoruz.

“Akan kan, Çin’i boğar.”

Çinli sivil faşistler ile ırkçı devlet kuvvetlerinin Uygurlar’a yaptığı soykırım olanca vahşetiyle devam ederken, ülkemizdeki siyasi yelpazenin hemen hemen tüm fraksiyonların doğal refleksi ile bu soykırıma karşı tepkiler ve direniş çığ gibi büyüyor. Ülkemizin tüm demokratları, güçlerini Uygur Soykırımı karşısında birleştiriyorlar ve demokratik kanallardan mücadeleyi kuvvetlendiriyorlar.

Şüphesiz, bu durum, ülkemiz siyaseti adına kısır tartışmalardan ve yapay gündemlerden sıyrılarak “Adaletsizliğe Karşı Kuvvet Birliği” oluşturma tecrübesi anlamına geliyor.

Fotoğraf: Samanyolu Haber

Zulme Karşı Barikat Başına!

Doğu Türkistan’lı Uygur Kardeşlerimiz, Çin’in ağır silahları ve Çin Halk Cumhuriyeti(!)’nin kitle gösterilerine karşı ateşli silahlar kullanması karşısında, ilkel barikatların ardında direniş gösteriyor. 60 senelik olağanüstü hal yönetimi süresince, hemen hemen her 15 senede bir zulme karşı kıyama duran Uygurlar, “Zulme karşı, ADALET” talebiyle, tevhid, adalet ve özgürlük mücadelesini canlandırıyorlar.

Fotoğraf: Samanyolu Haber

“Türkiye’nin kalbi seninle atıyor kardeşim.”

İKTİBASLAR

DOĞU TÜRKİSTAN KATLİAMI BÜTÜN DÜNYAYI UYANDIRACAKTIR!
Faşist Çin yöneticilerinin Türklüğünü ve Müslümanlığını gizleyebilmek ve dünyayı aldatabilmek amacıyla taktığı sahte bir Çin ismi ile, Çince “Singiang (ilhak edilmiş toprak)” manasına gelen bir isim ile andıkları Doğu Türkistan’da, yüzlerce Uygur Türkü’nün alçakça şehit edildiği çirkin bir katliam yaşandı.
( Devamı için tıklayın )

Egemen MİLLETİN SESİ
Millet Partisi Genel Başkanı
Aykut Edibali

TÜRKİYE DAHA AKTİF ROL ALMALI
Büyük Birlik Partisi Genel Sekreteri Mustafa DESTİCİ Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine karşı Çin’in giriştiği zulüm hakkında bir basın açıklaması yayınladı:

“Çin Hükümeti yaklaşık olarak 60 yıldır Doğu Türkistan’da yaşayan soydaşlarımıza her türlü zulmü uygulamaktadır. Her ne hikmetse bu zulüm özellikle her devlet büyüğümüzün Doğu Türkistan’ı ziyareti akabinde yoğunlaşmıştır. Son olarak da Cumhurbaşkanımızın bölgeyi ziyaretinden üç gün sonra böyle bir vahşetin yaşanması manidardır.
( Devamı için tıklayın )

Mustafa DESTİCİ
BBP Genel Sekreteri
İlgili Bağlantı:
BBP


SAADET PARTİSİ ÇAĞLAYAN MİTİNGİ
Saadet Partisi’nin Çağlayan’da düzenlediği Doğu Türkistan’a Destek Mitinginde konuşan Kurtulmuş, mitinge katılan İstanbullulara teşekkür etti. Kurtulmuş, “Herkesin yaz tatilinde olduğu bir günde, bu sıcakta Doğu Türkistanlı soydaşlarımızın yanında olduğunuz için hepinize teşekkür ediyorum. STK’lara ve özellikle de futbol kulüplerinin taraftar gruplarına da teşekkür diyorum” dedi.
Kurtulmuş, mitingteki konuşmasında şunları söyledi:

“Srebrenitsa’da yapılan katliamın yıl dönümündeyiz ve o katliamı da bu meydanda protesto ediyoruz, İsrail’in Gazze saldırısına hep beraber burada dur dedik. Irak’ta yaşanan katliamı telin ettik. Yine bugün burada mazlumun yanında olmak bize düştü, bu aziz millete düştü.

( Devamı için tıklayın )
Saadet Partisi
İlgili Bağlantı: Saadet Partisi

STK’lar Çin zulmünü protesto etti
Taksim’deki Galatasaray lisesi önünde bir araya gelen sivil toplum kuruluşları Doğu Türkistan’da yüzlerce Müslüman Uygur Türk’ünü katleden, binlercesini de yaralayan Çin’i protesto etti.

İstiklal Caddesi’nden Taksim Meydanı’na yürüyen sivil toplum kuruluşları ile duyarlı vatandaşlar burada Çin bayrağını yaktı.

STK’lar saldırıların bir an önce sonlandırılmasını, Çin yönetiminin bölgedeki insanlık dışı uygulamalarına ve işgaline son vermesini istedi.

( Devamı için tıklayınız. )
İnsani Yardım Vakfı

İlgili Bağlantı: İHH İnsanı Yardım Vakfı
Çeşitli Örgütlerin protestolarında okunan basın bildirilerinden…

Bismillahirrahmanirrahim,

Değerli Kardeşlerimiz;

Zulüm aşağılık yüzünü bir Bosna’da gösteriyor, bir Irak’ta, bir Çeçenistan’da, bir Filistin’de bir Doğu Türkistan’da. Bizler de zulüm karşısında susmamak, hiç değilse zalimin yüzüne hakkı haykırabilmek için meydanlarda idik, zulüm sürdükçe de meydanlarda olacağız.

( Devamı için tıklayın )

ÇORUM ÖZGÜR-DER, İLKE DER

Konu ile ilgili Çeşitli Bağlantılar:
http://www.dunyabulteni.net/
http://yenisafak.com.tr/
http://samanyoluhaber.com/ Fotoğraf Galerisi – 1
http://samanyoluhaber.com/ – 2
http://www.stargazete.com/
http://www.muhakeme.net/
http://www.ozgurder.org/
http://www.mucadele.com.tr/
http://www.gazetevan.com/
http://www.cinmalialma.com

Bu arada çeşitli partilerin soykırım hakkında Türkiye Basınını “Tek taraflı yayın yapmakla ve olayları çarpıtmakla” itham etmesi de acı bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Ne zaman kulak vereceksiniz “Milletin Sesi’ne”?

TKP’nin Sesi 11 Temmuz 2009

Yaşanan süreçte bazı haber gruplarının da haberlerini katliamın müsebbibi ‘ÇİN’ Basını’na dayanarak geçmeleri dikkat çekiyor.

Ulusal Kanal

İMAN ET, MÜCADELE ET, ZAFER SENİNDİR!

Not: İlerleyen zamanlarda dosya güncellenecektir. Eklenmesini istediğiniz haber var ise, lütfen iletişime geçiniz.

Gündoğan: gundoganfa@gmail.com

"KAN KAN KAN, Kıbrıs, Kudüs, TÜRKİSTAN" – Güncel Dosya

July 14, 2009 Leave a comment

Dosya: ( Kan Kan Kan, Kıbrıs, Kudüs, TÜRKİSTAN! )

DOĞU TÜRKİSTAN KATLİAMI BÜTÜN DÜNYAYI UYANDIRACAKTIR!

Faşist Çin yöneticilerinin Türklüğünü ve Müslümanlığını gizleyebilmek ve dünyayı aldatabilmek amacıyla taktığı sahte bir Çin ismi ile, Çince “Singiang (ilhak edilmiş toprak)” manasına gelen bir isim ile andıkları Doğu Türkistan’da, yüzlerce Uygur Türkü’nün alçakça şehit edildiği çirkin bir katliam yaşandı.

Bütün dünyanın dehşet ve nefretle izlediği katliam görüntüleri inanıyoruz ki, tüm insanlığı acı acı düşündürmüştür. Ve düşündürmelidir de…

Yine şüphe etmiyoruz ki gözler önünde yaşanan bu katliama karşı, tüm dünya insani tepkiyi vermekte gecikmeyecektir ve gecikmemelidir de…

Şehitlere Allah’tan rahmet dilerken, şehitlerin analarına babalarına akrabalarına baş sağlığı diliyor, taziyelerimizin kabulünü diliyoruz.

Doğu Türkistan Türklerine, Türk Milletine, Türk dünyasına ve İslam alemine baş sağlığı diliyoruz. Hassaten sık sık uğradıkları katliam ve zorla göç ettirme sonucunda gözleri gibi korudukları, hayallerinin ülkesi ve binlerce mil ötesi Türkiye’ye gelmiş Doğu Türkistan ve Batı Türkistan göçmeni soydaşımız, kandaşımız, kardaşımız, dindaşımız ve vatandaşımız göçmen kardeşlerimize de baş sağlığı diliyoruz.

TEŞEKKÜR BORÇLUYUZ!

Değerli Türkiye basını, dünya basını ile birlikte Doğu Türkistan Türkleri’nin maruz kaldığı çirkin, aşağılık zulüm, zorla göç ettirme ve “vahşi, asimilasyon” uygulamasını resimli ve yazılı trajik haberleri tarihi belge haline getirerek tespit etmiş bulunuyor.

İtiraz edilmeyecek bir biçimde Çin yönetimi, işlemekte devam ettiği insanlık suçunun faili olarak dünya kamuoyunda mahkum edilmiş durumdadır.

Doğu Türkistan Türkleri’nin uğradığı bu katliamı ve insanlık dışı uygulamaları göz önüne seren basının duyarlı, cesur yazarlarına, çizerlerine ayrı ayrı teşekkür borçluyuz.

Türkiye Cumhuriyeti Çin’de iyi ilişkiler ve dostluk adına en yüksek seviyede temsil edilmiştir. Ancak daha Cumhurbaşkanının Çin gezisinden birkaç gün sonra Çin’de Türk soylulara karşı girişilen bu katliam son derece çirkin ve manidardır. Sayın Cumhurbaşkanının Çin ziyareti sırasında Çin diplomasisi, Türkiye’nin Cumhurbaşkanına, Türk toplumunun mensubu olmaktan iftihar duyduğu İslam kültür değerlerinin koruyucusu olduğunu göstermek amacıyla, 1000 seneden daha eski olan bir Çin camini gezdirerek, İslam dinine olan sözde saygılarını ve Müslüman Çinlilere sözde bağlılıklarını göstermek istemişlerdir.

Ama gösterilen eğreti saygının ne kadar aldatmaca olduğunu, Müslüman Türklere, onların kız çocuklarına, namuslarına taarruz ve tasalluttan da geri durmayarak samimiyetsizliklerini göstermişlerdir.

Çin yöneticileri iyi bilmelidir ki, samimiyetsiz saygı gösterileri Çin’in uyguladığı insanlık dışı, asimilasyon uygulamalarının maskesi ve mazereti olamaz.
TÜM GÖÇMENLERİN VE DOĞU TÜRKİSTAN GÖÇMENLERİNİN DAVALARI DAVAMIZDIR!

Ayrıca Doğu Türkistan Türkleri’ne karşı şimdiye kadar gösterilen ilgisizlik ve anlayışsızlığın artık sona ermesi gerektiğini belirtmeliyiz.

Dayanılmaz Çin işkenceleri sebebiyle Doğu Türkistan’ı terk edip bin bir meşakkatle Türkiye’mize sığınmak isteyen Doğu Türkistanlı hemşehrilerimize karşı gösterilen anlayışsızlık akıl almaz.

Bütün bunlara rağmen hatanın neresinden dönülürse kardır gerçeği, Sayın Başbakanın Doğu Türkistan’ın anası ismini hakkıyla taşıyan Rabia hanımın Türkiye’ye gelebilme yolunu açmasını ve hiç olmazsa milletlerarası platformlarda, Çin katliamını vahşet olarak açıklamasını iyiye doğru gecikmiş bir adım da olsa alkışlıyoruz. Devamını diliyoruz.

Elbette Türkiye’nin Başbakanı, öz halkımıza Gürcü kardeşlerimize ve Gazzelilere gösterdiği ilgiden daha azını gösterme hakkına sahip değildir.
KATLİAMIN SORUMLUSU ÇİN’İN KANLI ASİMİLASYON POLİTİKASI

Doğu Türkistan’ı “Singiang” bölgesini Çinlileştirmek amacıyla Türklere Çin yöneticilerin uyguladığı insanlık dışı kötü muamele, aşağılama, yanında Mao’nun da önceki yönetimlerden devraldığı, Türkleri kendi vatanlarında azınlık durumuna düşürmek amacıyla uygulaya geldikleri zulüm politikaları vahşice sürdürülmekte…

Katil Mao’nun kültür devrimi sırasında söylediği hedeflerden birisi, şu tüyler ürpertici şeytani hedefti: Kızıl diktatör hempalarına verdiği direktifte, “Her Türk kızının damarlarında Çinli kanı dolaşmalıdır.” diyecek kadar gözü dönmüş iğrenç bir soykırımcı olduğunu gösteriyordu.

Yüz yılımızda pek çok soykırımcı tiran, diktatör geldi ve geçti. Her birinin de akibeti meydanda.

Çin yöneticileri iyi bilmelidir ki 21. yüzyılda bu insanlık dışı soykırımı uygulamasına ne insanlık izin verir ne de Kudretli Türkiye izin veremez. Vermeyecektir de…

HAYDİ MİLLETİ, İSLAM DÜNYASININI VE İNSANLIĞI UYUDUĞU GAFLET UYKUSUNDAN UYANDIRMAYA!..

Yıllarca önce gencecik vatandaşlar, yüreklerinin en samimi duyguları ile, “Kıbrıs, Kudüs, Türkistan!” derken ne kadar haklıydılar.

60’lı 70’li yıllarda Türkiye’nin sokakları, kanlı terör Türkiye’nin söz söyleme hak ve hürriyetini katledesiye kadar, şu mübarek ağıtla çınlardı:

“KAN! KAN! KAN! KIBRIS, KUDÜS, TÜRKİSTAN!..”

Onlarca seneyi aşan vizyona saygı duymamak mümkün mü?

Elbette kanayan yaranın, Türkiye’nin kanayan yarası, bölgenin yarası ve insanlığın yarası olduğu açıktır.

Ancak Türkiye’nin de, bölgenin de, İslam dünyasının da yaralarını sarmak için şehitlerin ahı, feryadı, duası, milleti uyuduğu uykudan uyandıracak ve layık olanları, bu uyanışta yüceltecektir.

Millet, sıkıntılarını anlayacak, uyanacak ve zafere ulaşacaktır.

TÜRKİYE, TÜRK DÜNYASI, İSLAM ALEMİ VE İNSANLIK UYANACAKTIR!
HAYDİ UYANDIRMAYA!..

Egemen MİLLETİN SESİ
Millet Partisi Genel Başkanı
Aykut Edibali