Home > Eleştiriler > Eleştiri 2, "Yeniden Milli Mücadele – 2", Hamza Türkmen

Eleştiri 2, "Yeniden Milli Mücadele – 2", Hamza Türkmen

(Site Notu: YMM tarihinin farklı bakış açıları ile değerlendirilebilmesi adına sitemizde eleştirilere de yer vereceğiz, bir mücadeleci olarak zannediyorum ki bu eleştiriler kimseyi rencide etmeyecektir)

İlmi Sağ

YMM (Yeniden Milli Mücadele) dergisinin ilk sayısından 22. sayısına kadar ön arka kapakta tefrika edilen İlmi Sağ adlı inceleme, YMM hareketinin doktrini olmak iddiasında oldu. Bu yazı dizisinde doktrin (akaid) insanın kainat ve hayatın öncesi, sonrası ve mevcut işleyişi hakkında doğru veya yanlış bir düşünceye sahip olması şeklinde tanımlanıyordu.

İlmi Sağ incelemesinde kainatın ve insanın tabi olduğu nizam anlatıldıktan sonra, insan ve toplumun yaşama kanunları üç maddede özetlenmektedir: a- Varlığın idamesi, b- Neslin devamı, c- İdeolojik yapının tezahürüne tabi olma. Bu yazı dizisine göre insanı bütün canlılardan ayırt eden ideolojik varlığıdır. İnsanın bir de maddenin uyduğu kanunlara boyun eğen biyolojik veya tabii yapısı vardır. İdeolojik yapının en büyük tezahürü “iman”dır. İman ise ideolojik ve biyolojik yapının müşterek çalışması neticesinde doğar. İnsanın ideolojik ve biyolojik yapısının müşterek çalışması neticesinde ise ya vehim doğar, ya da iman. Eğer insan; aklını, duyu vasıtaları ve gerçek haber (vahiy) ile irtibatlandırarak kullanmazsa, aklını ilahlaştırmış olur ve buhrandan kurtulamaz. Zira “inançta en çirkin şirk çeşitlerinin, düşünce ve kiste buhranın, şahsiyette tereddinin ve anormalliğin gerçek sebebi, yaratılmışı ilahlaştıran bir çeşit doktrin”dir.

Akaid (doktrin) hakkında varılan hüküm, aklın doğru kullanımıyla gerçekleşirse “Hak’ka”, yanlış kullanımıyla gerçekleşirse “vehme” dayanırdı, Hak’ka dayanan doktrin “sağ”, vehme dayanan doktrinler ise “sol” idi.

İdeolojiler ise doktrinlerin hedeflerinin sistemleştirilmesiydi.

Kapitalizm, komünizm, liberalizm, faşizm, nasyonal sosyalizm sol ideolojilerdi. Hak’ka dayanmayan, insan ve toplum yapısına (eşyanın tabiatına) uymayan ideolojiler sol idi ve çökeceklerdi. “Kapitalim ve komünizm bloklarını da, İran ve Bizans devletlerinin akibetlerinden kurtaracak hiç bir imkan yoktur. Zira insan yapısının kanunu istisna tanımaz. Nasıl eski sol rejimleri, maddi üstünlükleri kurtaramadı ise, bugünün sollarını da üstünlükleri kurtaramayacaktır.” (YMM, İlmi Sağ, S:21, 1970)

İlmi Sağ’a göre ideolojilerin özgünlüğü ve inhisarcılığı söz konusudur. Ve tüm sosyal çatışmalar ideolojiler arası çatışmalardan doğar. Çatışmaların son bulması uzlaşmayı değil, hakim ideolojinin kabul görmesini ifade eder. Bir asırdan beri de Avrupa menşeli nizam, aksiyon ve anlayış şekilleriyle İslam birleştirilmeye zorlanmıştır. Bu zorlama İslam’ın ve eşyanın kanuniyetine aykırıdır. Ama buhranlarımızın nedeni olmuştur. Çünkü buhranları çözecek tek kaynağımız Kur’an’dır. İşte bu konuya şu satırlar açıklık getirmektedir:

“İslam’a, göre Kur’an son kitab, Hz. Muhammed insanlığın tek ve son lideridir. İslam, liderliğinde şerik kabul etmez. İslam’ın dışındaki bütün dinler devirlerini tamamlamış ve tarih olmuştur. Hayatın bütün hadiselerini tek bir kitab çözecektir. Bu kitab Kur’an’dır. Kur’an; her türlü tahrif ve sapmadan korunmuş, hiç bir menfi ideoloji ile bulanmamış, beşeriyetin daimi kurtuluş kitabıdır. İdeolojilerin bünyesinden çıkan kanuniyet de bu ifadeleri teyid eder. İdeolojiler farklı değerlere dayanırlar. Tevhid veya şirk esası gibi..” (YMM, İlmi Sağ, S: 15, 1970)

Derginin ikinci sayısında “Milli Kültürün Lügatçesi” başlığı altında Ömer Nesefi’nin yazdığı, Teftazani’nin şerhler düştüğü İslam Akaidi adlı çalışma takdim edilir. Tabiiki “sağ akaid” olarak. Aynı sayıda İlmi Sağ’daki tanımlara uygun olarak Akide (doktrin) tanımı yapılır; “Akiyde; madde, kainat ve hayat hakkındaki bilgilerin temelidir. İslam kültürü ve hayat şekilleri akiydenin mahsûlleridir… Kafirane kültürlerin İslam’ı yıkma gayretleri karşısında İslam’ın tertemiz inanç temellerini ortaya koymak lüzumu hissedilmiş ve AKAİD İLMÎ doğmuştur.”

Akaid İlmi’nin takdiminde de görülebileceği gibi “İlmi Sağ” in bir keşfi olarak İslam, sağcılık; küfür ve şirk, solculuk olarak takdim edilmektedir.

Niçin bilinen sağ ve sol tasnifler aynılaştırılarak dışlanmakta, ve İslam sağcılaştırılmaktadır? Niçin kapitalizm sol, İslam sağ ideoloji olarak takdim ediliyordu? Türkiye’nin 1946’da başlayan demokratikleşme sürecinde müslüman kesimlere bulaştırılan sağcılık; devletçi, türkçü, muhafazakar, milliyetçi-mukaddesatçı bir kimliği oluştururken niçin tüm bu yaklaşımları aşan bir söylemle kavram zorlanıyor ve sağcılık saf, arı, muhkem kullanımıyla İslam oluyor? Ki 1960’lı yıllar Türkiye’sinde müslümanların gündemini belirlemeye başlayan tevhidi uyanış “küfrün tek millet” olduğunu, asıl çatışmanın kafirlerle müslümanlar veya tevhid ile şirk arasında olduğunu söylerken; Hizbu’t-Tahrir hareketinin “İslam Nizamı”, “Mefhumlar”, “Tefekkür” gibi kitaplarından adeta iktibas edilen tesbitlerle çatısı oluşturulan İlmi Sağ’da inanç ve ideolojiler mana itibariyle tevhid ve şirk ekseni etrafında iki temel kutupta ayrıştırılırken; niçin lafız olarak kapitalistlerin, komünistlerin veya faşistlerin sıfatı sol, müslümanların sıfatı sağ olarak belirlenmeye çalışılıyordu?

İslami kesimden gelen itirazlara, sağcı kesimlerin anlayış bulanıklıklarını eleştirerek cevap veren Aykut Edibali YMM dergisinin 16. sayısında “en ideal propaganda eleştirileri görmeyen tekrardır” (Bkz; Mili Mücadelede Kadroların Vazifeleri, Propaganda Bölümü) anlayışıyla zihniyetini tekrar dayatıyor ve sağcılığını savunuyordu. Ona göre sağ-sol ayırımlarının maskesini indirmek gerekmekteydi Çünkü liberalizmin, kapitalizmin ve komünizmin nazariyeleri farklı olmakla beraber sol idiler. Sağ-sol ayrımı insanlık tarihi kadar eskiydi. Bu tasnifi Fransız İhtilal Meclisi’ndeki partilerin meclisin sağ veya solunu işgal etmeleri vakıasına bağlamak yanlış ve gülünçtü.

Cahili kültürlerden arınma yolundaki Tevhidi uyanışın takipçilerinden gelen itirazlara ise YMM kadroları, Vakıa ve Beled Surelerinde ahiret yurdunda kurtuluşa erenlerle ilgili izafet terkibi olarak kullanılan “Ashabu’l Yemin, Ashabu’l Meymene” ifadeleri sanki temel bir ıstılahmış gibi “sağcılar” “sağ ehli” diye yanlış çevrilen ayet mealleriyle cevap vermeye çalışıyorlar ve Kur’an bilgilerinin yetersizliği nedeniyle sağcılığın Kur’ani bir yaklaşım olduğuna kendilerini de inandırıyorlardı. Artık “Millet İdeolojisi”nin İslam; “millet” kavramının ümmet olduğuna inandırılan kadrolar, “sağ”ın da Tevhid olduğuna inanabilirlerdi, Zira hareketin fikri lideri şöyle diyordu: “Sol ve sağ ayrımını, sosyal sistemlerin farklılığına değil; insan, kainat, hayat telakkisi ve düşünce metoduna bakarak yapmak gerekir. Bu sebeplen komünist çevrelerin ısrarlarına rağmen belirtmek icap eder ki, ne içinde yaşadığımız kapitalist sistem sağdır, ne de liberalizm sağdır” (YMM, Başyazı, S: 16. 1970)

Bu tesbitler kadrolara yaptırılan özel çalışmalarda analiz edilecektir. Ve küfrün tek millet olduğu vurgusu İlmi Sağ sistematiği içinde küfrün solculuk olduğu şeklinde iyice özümlettirilecektir. Tevhidi uyanışın ışıklarıyla zihinleri henüz uyanmaya başlayan genç insanların önüne İslam adına sağcılık duvarı çekilerek ufuklar daraltılacaktır, Artık İslam’ın sağcılık olmadığını ileri sürenler cahillikle suçlanacak, hatta bu itirazı yapanları solcu veya milletin varlığına kasdetmiş ajanlar olarak görmek bile söz konusu olacaktır. Ve hatta kadro üyeleri içinde bu kavramsal karmaşayı sorgulayanlar, bu ithamların en nefret edilir olanlarıyla bile yaftalanabilecektir. Ancak İslam diye sunulan bu sağcılığın, aslında Amerikancı, düzenci, ulusalcı “pis” sağcılık olduğu 1976’lı yıllarda somut olarak ortaya çıkacaktır. Zira 1976’da YMM kadroları Bursa’da Süleyman Demirel’in lideri olduğu Liberal-Batıcı “sağcı” Adalet Partisi adına bir miting düzenleyecek ve mitingin amigoluğunu üstleneceklerdir.

İnkılap İlmi ve Devlet fikri

Mücadele Birliği (MB)’nin Türkiye müslümanları nezdinde gündem uyandıran ve tesirli olan on önemli yanı, daha sonra YMM dergisinde “İnkılap İlmi” adıyla dizi olarak neşredilen ve İslam inkılabının ne olması gerektiğini vurgulayan tesbitlerdir.

İnkılap İlmi’ne göre “İnkılab” “Büyük değişiklik” manasında kullanılıyordu. İnkılap, fertlerin ve cemiyetlerin akide, düşünce, örf, adet ve düzen itibariyle başka bir hayat tarzına dönüşmeleriyle gerçekleşebilirdi. Bu köklü değişimi gerçekleştiremeyen hareketler sadece bir inkılap teşebbüsüydü. İnkılapçı hareket temel bir düşünceden veya akide (doktrin)’den doğmalıydı. Bu düşünce inkılabın metodunu ve inkılap düzenini belirlemekteydi. Ve “siyasi nizamın değişmesine rağmen cemiyetin örfü, düşüncesi, akidesi değişmezse hareket inkılab değil”di. Bu açıdan Medine’de gerçekleştirilen İslami düzen tam bir İslam inkılabıydı.

İnkılap İlmi’nde “Devlet kavramı üzerinde de ciddi olarak durulur. Değişik tanımlar özet olarak belirtildikten sonra, devletin asıl unsurunun iktidar olduğu vurgulanır. İktidar unsuru yanında devletin muayyen vasıflarını ve tarih içinde farklı şekiller almasının çok önemli olmadığı izah edilir. Ve devletleri birbirinden ayırt eden temel kriterin ideoloji olduğu ortaya konur. Devlet tatbik ettiği ideoloji ile diğerlerinden ayrılır. Komünist devlet, demokrat devlet, İslam devleti gibi. Konu şu paragrafla özetlenir: “Devleti ‘ideolojik iktidar’ diye ifade edersek; devleti karakterize eden hususun iktidar olduğu, ayıran hususun da ideoloji olduğu anlaşılır.” (YMM, inkılap İlmi, S:2, 1970)

İnkılap İlmi’nin temel tesbitlerinin çatısı da yine Hizbu’t-Tahrir’in “İslam Nizamı” ve “Hizb-i Kitleleşme” kitaplarındaki tesbitlerle aynılaşan değerlendirmelerle oluşturulur; siyer bilgisinden, Fransız ve Rus devrimlerinden, Hitler hareketinden verilen örneklerle yazı dizisi zenginleştirilir. Ancak “İlmi Sağ” incelemesiyle üretilen “İslami sağcılık” bu konuya da bulaştırılır; gaye ve metod itibariyle sağ inkılaplar ve sol inkılaplar diye ayrıştırma yapılır. Sağ inkılab tabiri tabii ki YMM kadroları için İslam inkılabını ifade eder. Zaten YMM Hareketinin kılavuzu hisler, heyecanlar ve romantik hareketler olamaz. Aykut Edibali’nin derginin ikinci sayısının başyazısında yazdığı gibi mücadele kanunları ancak “İslamın Peygamberinin takip ettiği mücadele stratejisinin incelenmesiyle tamamlanmadıkça havada kalır”. Bunun için de, Kur’an ve siret bilgisinden kalkarak Rasulullah’ın mücadelesinde stratejik safhalara dikkat çeken Takiyyuddin Nebhani’nin siyer çalışmasını olduğu gibi çevirerek “Tarih Boyunca İslama Yönelik Yıkıcı Akımlar” adlı kitabının baş tarafına iktibas edip kendi telifi gibi sunan Cevat Rifat Atilhan’ın aktardığı formu tekrarlayan bir yaklaşımla Hz, Muhammed’in hayatını “Peygamberimiz” adlı metodik bir incelemeye tabi tutan Zekai Konrapa’nın çalışması, Rasulullah’ın hayatını bir inkılap hareketi olarak gören YMM kadrolarının temel eğitim metinlerinden birisini oluşturur.

İnkılap İlmi’nde işlenen tesbitler, dönemin İslami birikimi gözetilecek olursa, İslami duyarlılık taşıyan ve İslami mücadele azmi içinde bulunan bireyleri etkilememesi adeta mümkün değildi. Bu tesbitler arasındaki vahyi ıstılahlara ve ölçülere ters düşen terim ve tesbitleri değerlendirebilecek ve açıkça eleştirebilecek bir yeterlilik düzeyi henüz Türkiye’de oluşmamıştı. 1960 kuşağının İslami uyanış süreci içindeki zinde dimağlarının YMM hareketine meyletmesi ve YMM dergisinin İslamcı bir dergi havasıyla yaygınlaşması Kur’ani zihin berraklığı ile ciddi bir eleştiriye muhatap olmamıştı. Ama YMM eksenli gelişme tüm milli ve sağcı vurgularına rağmen siyasi kimliğini sağcı, devletçi ve anti komünist bir söylemle kilitlemiş olan ve muharref değerlerini koruma taassubundan vazgeçmeyen geleneksel dindar kesimden ilk başlarda büyük tepkiler almış ve saçma iftiralara uğramıştır. Başlangıçta YMM dergisinde yayınlanan kültür metinlerindeki İslami söylem, satır aralarına sıkışan veya sıkıştırılan cahili tesbitleri ve yanlış terimleri perdeleyebilmişti. İslami söylem içinde eğreti olarak duran bu yanlışlık hareket içinde bazılarınca kısmen fark edilse bile, olayın berraklaşması ya sürece bırakılıyor ya da maslahatı korumak adına tevil edilerek geçiştirilmeye çalışılıyordu. Ancak derginin ilerleyen sayılarında da görüleceği gibi süreç; İslami kimliğin berraklaşmasını değil, cahili değerlerin güçlenmesi ve kurumlaşmasını getirdi. Bu durum, ileride vereceğimiz örneklerde de görüleceği gibi bir çözülmüşlük ve kapitalist sisteme entegre oluş haliydi. Ve hemen şu sorular insanın aklına gelmektedir: Bu çözülme süreci kendiliğinden bir beceriksizliğin sonucu mu idi? Yoksa T.C. egemenleri ve karanlık güçler hareketin önde gelenlerinden bazılarını zorlayarak veya etkileyerek hareketin sürecini mi saptırmışlardı? Veya hareketin ve derginin kuruluş yıllarında bazıları sürecin bu şekilde seyretmesini mi planlamıştı?

Aslında Türkiye’de 1960 kuşağından İslami uyanışa gönül vermiş bir çok kişiyi kuşatan YMM hareketinin, başlangıçta İslami tesbitler diye sunulan bazı değerlendirmelerin ve kavramların sonradan nasıl mahiyet değişimine uğradığını/uğratıldığını iyi görebilenler bu soruların cevabını ve YMM kadrolarının çözülüş sürecinin nedenlerini bulabilirler.

Bu negatif değişim ve çözülme sürecinin “start” veren en önemli konularından birisi “buhranlarımız” problemidir. Çünkü “Buhranlarımız”dan kurtulmak için mücadele verilecektir. Görünüşe göre bu mücadele saf İslami temellere dayandırılacaktır, “ilmi Sağ”da da belirtildiği gibi hayatın bütün müşkülleri Kur’an’a göre çözülmelidir. Mücadelenin yöntemi inkılapçı bir düşünceye dayanmalıdır. Ve inkılab stratejisi İslam Peygamberini örnek almalıdır. Millet buhrandan kurtarılmalıdır. Buhran milletin ideolojik yapısı ile tezat halindeki ideolojik sistemlerin çatışması ve dayatmasından doğmaktadır. “Türkiye’deki bütün sıkıntıların sebebi Judeo-Grek menşeli Kapitalist sistemdir.” (YMM, Başyazı, S:2, 1970)

Türkiye’ye kapitalist sistem hakimse, inkılap İlmi’nin gösterdiği gibi Türkiye’deki devlet de kapitalist bir iktidardır. Konu çok açıktır. T.C. devletinin de İslam’a düşman kapitalist bir devlet olduğu görülmelidir. Çünkü yine “ilmi Sağ”a göre ideolojiler inhisarcıdır. Kapitalist devlet İslam’a tahammülü olamayacağı için ya onu ezecek, ya da kendine tabi hale getirecektir.

İşte YMM kadrolarının bilmesi gereken “Buhranlarımız” konusuna yaklaşım şeması budur. Bu şema aynı zamanda 1960’lı yıllardan itibaren sözlü ve yazılı olarak dünyadaki İslami hareketlerin ve fikriyatın birikimlerinin Türkiye’ye aktarılması ile yeşermeye başlayan İslami bilinçleniş sürecini etkileyen, kuşatan, disipline eden ve yönlendiren bir misyon oluşturmaktaydı.

Ancak “Millet” olarak bahsedilen sosyal unsur gerçekten ümmet miydi; Osmanlı toplum yapısından devralınan ve ümmet yapısından izler taşıyan Türkiye Toplumu muydu; yoksa kavim ekseni üzerine oturan Türk Ulusu muydu? Ayrıca derginin ilk yıllarında kullanılan vatan kavramı emperyalistlerin sınırlarını dayattığı “Misaki Milli” ile belirlenen toprak parçası mıydı?

Bu sorular MB’nin ilk yıllarından itibaren yazılı ve bağlayıcı olarak net ve açık bir şekilde tanımlanmamıştı. Millet ideolojisi yanında bir de “Milli Devlet” vurgusu tutturulmuştu. Hedeflenen İslam İnkılabı ise acaba Milli Devlet ile kastedilen İslam Devleti ideali miydi? Bu kapalılık YMM dergisinin sonraki sayılarında gerçek yüzünü göstermeye başlayacaktı. Ancak niyet olarak gizlenen veya ilk çizgiye ters düşen politikaların perdesi daha ilk yıllarda da zaman zaman sıyrılıyordu. YMM dergisinin 5. sayısının Başyazı’nda “Bütün Vatanseverler” birleşmeye çağrılırken; devletin korunması, milletin ve dinin korunmasıyla birlikte zikrediliyordu. Henüz İslam coğrafyasında bir İslam Devleti olmadığına ve Türkiye’deki devletin de “İnkılap İlmi”ndeki tesbitlere göre kapitalist bir devlet olduğuna göre korunması gereken devlet hangisiydi?

YMM dergisinin 9. sayısında üniversitedeki sol hareketler üzerine yazılan Başyazı’da ise şu vurgu yer alıyordu: “Sabrı taşmaya başlayan millet, şimdi siyasi iktidarın üniversiteyi kızıl çetelerden devlet eliyle temizlemesini bekliyor.” 14. sayının Başyazı’sı ise şöyle başlıyordu: “Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe”. Ve 4 Nisan 1970 tarihinde MB tarafından Konya’da düzenlenen “Milli Mücadele Mitingi”nde artık “Yaşasın Milli Ordu”, “Yaşasın Milli Devlet” diye bağırılmaya başlanmıştı.

Bu noktadan sonra İslamcılık ile ulusalcılık iç içe geçirilmeye başlanır. Komünistlere karşı Türkiye’ye egemen kapitalist ideolojinin iktidarı olan Devlet göreve çağrılınca, İslam dışındaki tüm ideolojilere artık sol ideolojiler denmekten vazgeçilmeye başlanır. Sosyal ve siyasal şartların dayattığı gerginlik ortamını yaşayan, henüz kavmi ve cahili değerlerden yeterince de arınmamış olan ancak İslami duyarlılığı ve talebi itibariyle diri YMM kadroları ve kitlesi, yumuşak bir geçişle, İslam olarak takdim edilen “millet ideolojisini ve sağcı kimliği, daha önce İslam karşıtı olarak bildirilen kapitalistlerle, liberallerle, türkçülerle paylaşma noktasına itilmeye; kapitalist ideolojinin iktidar aracı olarak görülen T.C. Devleti’ni “Milli Devlet” olarak algılamaya yönlendirilir.

T.C. devletinin sahiplenilmesine, İslam olarak takdim edilen sağcılık anlayışının egemen ve yaygın batıcı sağ anlayışın içine monte edilmesine rağmen; inandırılmış kadrolar ve YMM dergisinin yazı heyetindeki çoğu insan konumlarını sorgulamak yerine, bu yaklaşımlara İslami çerçeve oluşturmak ve fikri lider Aykut Edibali’nin İslami kimliğine duydukları sonsuz güveni tazelemek çabası içinde oyalanıyorlardı. Zira ilk yıllardaki sorgulama ve tahkik zihniyeti, teşkilat bağı ve disiplini adı altında manipüle edilerek taklitçiliğe dönüştürülmüştü.

Artık Aykut Edibali “Millet” kavramının “Ümmet” olmadığını, bu kelime ile kastedilenin Türk kavmi olduğunu açıklama cesareti bulacak kadar YMM kadroları üzerinde inisiyatif ve kendisine bağlılık duygusu oluşturmuştu. Yeni ifşa edilen tesbitlere göre T.C. devleti Türk kavminin devleti idi. Ancak bu tesbitin de bir tarafından İslam’la irtibatının kurulması gerekirdi. Ve tefsirler başladı. Milli ideallerin altın devri Fatih çağı idi. Bu çağı kavrayabilmek milli tarihin başlangıcına doğru gitmek gerekirdi. Türk kavmi İslam’la müşerref olmaya hazırlanan bir milletti. ” Bize intikal eden bilgilere göre eski Türkler maddeci değildiler, ruhun ölümsüzlüğüne, kainatı yoktan var eden Ulu Allah’ın varlığına inanıyorlardı. Hatırlanmalıdır ki, eski Türklerin politeist (müşrik) olduğu yolunda allanıp, pullanan hurafe ciddi bir tetkike dayanabilecek kudrette değildir ” (YMM, Başyazı,S:17,1970)

Millilik, millet ve sağ kelimeleriyle oynanarak kuşatmaya çalıştığı İslami potansiyeli süreç içinde kapitalist, ulusçu, laik T.C. devletini savunma noktasına sevk eden YMM dergisi başyazıları; artık açıktan Türk ulusunun menfaatlerini savunmaya başlamıştı. Daha derginin 2. sayısında millet buhranının temel sebebi olarak gösterilen kapitalist sistemin beyni olan ABD’ye derginin 28. sayısının Başyazı’sında zeytin dalı uzatılıyor, müslüman toplumlar küçümsenerek bir kenara itekleniyordu. “Dünyada ebedi dostlukların bulunmadığı haklı olarak söylenmiştir. İslam Dünyasını teşkil eden milletlerin, başlarındaki yahudi uşağı idarecileri alaşağı etmeleri şartıyla, Türkiye tabii müttefiklerini bulacaktır. Ancak müslüman milletlerin teknik geriliği düşünülecek olursa, bu ittifakın da kafi kudreti temin edemeyeceği açıktır. Ve başka müttefikler bulmak zaruret olacaktır. Dünyanın bugünkü şartları karşısında bu, Amerika’dan başkası değildir.” (YMM, Başyazı, S:28, 1970)

Acaba Emperyalizmin 1960’lı yıllar ve 1970’li yılların başındaki Türkiye Müslümanları’na yönelik İslamizasyon politikasının senaryosu bu şekilde mi yazılmıştı? MB’nin kuruluş yıllarındaki İslami kimlik arayışı ve İslami mücadeleyi üstlenme konusundaki arzu ve heyecan daha YMM dergisinin ilk sayılarında bir değişim ve çözülme sürecine giriyordu. YMM çevresinde yaşanılanlar, sanki T.C. rejiminin ve dolayısıyla batılı müttefiklerin insiyatifini aşmaya başlayan 1960’lı yıllar Türkiye’sinde İslami uyanışı yeniden kontrol altına alıp, oluşan İslami telakkilerin millileştirilesi serüveniydi.

Ancak bu sapma ve millileşme sürecinde yönlendirme politikalarının dozu biraz kaçırılmış ve acele edilmiştir. İslami bilinci körelmemiş insanlardan içerde ve dışarıda itirazlar belirmeye başlar. Durum naziktir. Bir anlamda yönlendirme politikası geri tepebilir ve İslami kazanımlarından taviz vermeye yanaşmayan bilinçli insanlar hareketin inisiyatifini tartışabilir; ve bu tartışmalar kontrol dışı yeni ve bağımsız oluşumlara kaynaklık edebilirdi. O halde İslami vurgu bu sefer rejimden, yasalardan, devlet güvenlik güçlerinden korkmadan ve bir perdeye gerek duyulmadan açıkça ve yeniden yapılmalı ve müslümanlar YMM hareketinin ne kadar Tevhidi ve inkılapçı bir hareket olduğuna yeniden inandırılmalıdır. “Kurtuluş İslamda” spotunun kapak yapıldığı 44. sayının Başyazı’sında şu soru sorulur: “Acaba bugünün insanını, hangi sosyal sistem kurtarabilir? Komünizm mi? Kapitalizm mi? Sosyalizm mi? Faşizm mi? Nasyonal Sosyalizm mi? Hangisidir?” Ve cevap verilir: “İnsan ve toplum, ancak kendi bünyelerine Allah tarafından vazedilmiş kanunlara uyduğu nisbette kurtuluşa yaklaşılır… Şüphesiz ve kesinlikle söylemeliyiz ki, insanlığın kurtuluş güneşi İslam’ın huzurlu dünyasında doğmak üzeredir. İnsanlık bütün emperyalist sistemleri denemiş, tatmin olmamış ızdırapları dinmemiştir. Bütün dünya yeni ve gerçek bir kurtuluşun sancıları içindedir… İslam’ın değişmez ve değiştirilemez özü nass ile sabittir. Bu sarih hükümler hiç bir suretle tebdil ve tağyir edilemez. Aksi halde İslam anlayışı bulanmış olur. Ve o anlayış bir İslam anlayışı olmaktan çıkar. Namazı inkar eden, örtünmeyi inkar eden adam, İslam anlayışından uzaklaşmıştır. Nassı inkar etmiştir. İslam inançta, ibadette, düşüncede, ahlakta, tam ve kamil tek sistem olarak, kendi mahiyet ve hususiyetlerini en açık şekilde ortaya koyar. Hangi asrın veya milletin İslami hayatı olursa olsun, bölge, örf, zaman, ırk ve tarih farkının tesir edemeyeceği bir değişmezlik vardır. Suyun sıvılığı, ateşin yakıcılığı nasıl su ve ateşi ayırd edici vasıf ise, İslamın değişmez prensipleri de İslamın mahiyetini ortaya koyar. Tevhid inancı, vahiy, risalet ve salim akıl ve selim hislere dayanmış düşünce, cihad vs. gibi temel müesseseler İslamın değişmez özünü ortaya koyar” (YMM, Başyazı, S:44, 1970)

Artık YMM’nin İslamiliği perçinlenmiştir. Artık ulusallık ve devletçilik kavramlarıyla daha rahat oynanabilir. Ve rejim, devlet düşmanlarına karşı vatan savunması için saf ve temiz insanların görev üstlenmesini beklemektedir. Bunun için de devleti savunmak için ulus devleti oluşturan öğelerin meşrulaştırılması gerekmektedir. Ve bu görev de YMM dergisinin 1971 tarihli 52. sayısında yer alan “Devletimizin Milliliğini Korumalıyız” başlıklı yazıda ifa edilir.

Bu yazıdaki en önemli vurgu şudur. Kavimlerin buhrandan kurtulması için iki tekamül sürecini yaşaması gerekir: “Birincisi ‘Tam Millilik’, ikincisi ‘İslam’. Birincisi, kelimenin gerçek manasında, istiklali ve demokrasiyi getiriyor. İkincisi, gerçek kurtuluşu..” Bu şema aynı zamanda biçim olarak Marksist Mihri Belli’nin “Milli Demokratik Devrim” şablonuyla da örtüşmektedir. Şu alıntılar yazının amacını daha da aydınlatır mahiyettedir: “Millet; tarihi bir oluştur. Bu varoluş süreci kavmin maddi ve manevi hususiyetlerine aykırı bir yön takip edemez… Türk kavmi Oğuz Han zamanında millet olma seviyesine gelmişti… Milli Devlet de, kavmin tekamülünden doğan bir müessese olmaktadır. Ve milli devletle kavim arasında tam bir temsilcilik münasebeti vardır. Milli devlet kavmin tarihi boyunca tekamül eden bir müessesedir. “

Artık Millet terimi Türk kavmini; Milli Devlet terkibi de Türklerin devletini ifade ettiği açığa çıkmıştır. Artık İslam’a ulaşıncaya kadar da (nasıl olacaksa) nasyonal ideolojiyi Milli Kültür olarak savunma yolu açılmıştır. Artık hareketin karakteri, İnkılap İlmi’nde bahsedildiği gibi inkılapçı değil, özellikle 1946’lardan itibaren müslüman kesime bulaştırılan milliyetçi ve muhafazakardır. Sağcılık terimiyle niçin bu denli ölçüsüzce oynandığı da açığa çıkmıştır. Çünkü sağcılık düzenden yana olmak, ABD ile ittifaka gönüllü olmaktır.

YMM dergisinde sergilenen bu politik çizgiye, sanki şeyh-mürid ilişkisinin yükümlülüklerini üstlenmişcesine ayak uydurulmaya başlanılır. Bir sufinin şeyhine duyduğu huşu ve sadakata benzer bir teslimiyetle Aykut Edibali’nin tesbitleri artık sorgulanmadan savunulmakta ve içselleştirilmektedir. Hareketin üç aylık teorik dergisi Gerçek’te Halil Bayrakçı “Türk Kültürünün Sosyal İdealleri” başlıklı yazısında Aykut abisini aynen tekrarlayarak Milli Devlet’e şu tanımı getirir: “Milli Devlet: Kavmin asırlar süren tekamülü ile katileşmiş şahsiyetinin temsilcisi, ve kavmin maddi ve manevi hususiyetlerinin koruyucusu, geliştiricisi ve terbiye edicisi olduğuna göre;..” (Gerçek, C.IV, s.52 ,1974)

Edibali’nin doğru yanlış bütün tesbitlerini teyip bandı gibi tekrarlayan kadro elemanlarının yazılarından örnekler vermek ve bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Artık dünkü inkılap erleri, dünkü İslam neferleri, millilik adına egemen devletin, kapitalist sistemin, ulus kültürün savunucuları olmaya başlamışlardır. Özel yaşamlarında asr-ı saadeti canlandırmaya, sahabe kardeşliğini oluşturmaya çalışan bu insanlar; ilk başlarda fazlaca dikkat etmedikleri bazı zihni çarpıklıklarının süreç içinde güçlenmesi ve takviye edilmesiyle artık “beş bin yıllık” (YMM, Başyazı, S:115, 1973) tarihlerini keşfetmeye ve İlmi Sağ’daki ayrımı saptırarak CHP’yi sol’da bırakıp kapitalist, türkçü, liberal, batıcı, Atatürkçü, laik güçlerle oluşan Milli Cephe’yi (YMM, Başyazı, S:6, 1976) savunmaya başlamışlardır. Dünkü Mason ve “millet düşmanı” kampın adamı Süleyman Demirel, Milli Cephe’nin adamı haline getirilivermiştir. Artık ümmet hassasiyetinin bir gereği olarak kullanılan “Türkiye insanı” deyimi yerini “Büyük Türk Kültür Sistemi”nin (Gerçek, A.Edibali, C. 111,1973) keşfedilmesi sonucu olsa gerek “Türk insanı” (YMM, Başyazı,S:260,1975) değişine terk etmiştir.

Ancak YMM kadrolarının yaşadığı bu çözülme sürecinin henüz çürütemediği bazı kalemler, özellikle derginin ilk yıllarında İslami duyarlılıklarını ön planda tutup, ulusal ve devletçi söylemle bütünleşmezler.

16. sayı arka kapakta Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü’nde Türkçü, Rufai ve Batini anlayışlara karşı mücadele veren müslümanların sorunları “Modernistlere ve Bid’atçılara Karşı Şuurlu Mücadele” başlığı ile veriliyor; 49. sayı arka kapakta Haccın yasaklanması hususunda kaleme alınan “Devlete bağlı Din Anlayışı mı?” başlıklı yazıda “Devlete bağlı bir din anlayışı yerleştirilmeye” çalışanlar, açıkça kınanır ve laiklik eleştirilir.

YMM dergisinde birinci yılının son sayısında ikinci yıl yayını için verilen ilanı kaleme alan kişi gerçekten YMM hareketinin türkçülüğe doğru evrilmekte ve kapitalist sisteme yakınlaşmakta olduğunu fark etmemiş olacak ki hala “İslami Mücadelenin Esasları” ibaresini kullanabilmektedir.

Ancak Aykut Edibali’nin Gerçek dergisinin 3. sayısında YMM hareketinin ideolojisinin “Büyük Türk Kültür Sistemi” olarak yeniden belirlemesinden sonra Türk-İslam sentezinden öte bir Türkçülükle, Türk milletinin ve kültürünün varlığı adeta “Din” haline getirilmiş olunur.

“Batının önce pagan, sonra teslisci fakat daima insanı ilahlaştıran din telakkisi karşısında, Türk toplumu Allah’tan gayrı hiç bir varlığa kulluk etmemek prensibine bağlanmıştır. Ve hiç bir varlığa ve güce Allah karşısında ne politik, ne ekonomik ve ne de sosyal bir imtiyaz tanımamıştır.” (YMM, Başyazı, S:173,1974) şeklindeki tesbit derginin altıncı yılında Şaman Türklerini kutsamaya kadar varır: “Mete Han’ın büyük askeri mekanizması (ve nizamı) hemen hemen bütün Türk devletlerinde aynen uygulanmıştır. İlk çağları doğru gözönüne getirince Mete Han’da beliren askeri nizam, bütün maddi ve manevi temelleriyle Orhun kitabelerinde parlar. Türk milletinin hayatını muhafaza gibi milli bir idealin yanında insanlığın kurtuluşu gibi bir insani gayeyi de politikasının aslı yapan Türk milletidir. Harplerin ancak yağma hırsı ile yapıldığı ilk çağlarda bile Türk milleti insanları nizama bağlamak ve adalet icra etmek hedefi için harp yapıyordu. Bu ideal aynen Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu’na geçmiştir.” (YMM, Başyazı, S:288, 1976)

Sistemle Bütünleşme veya Çözülüşün Örnekleri

Derginin 2. sayısındaki Başyazı da YMM hareketinin somut hedefi olarak Türkiye’ye hakim olan ve buhranın temel sebebini oluşturan “Judeo-Grek menşeli kapitalist sistem” gösterilirken; nasıl olmuşturda 26 sayı sonra yine aynı kişinin kaleme aldığı Başyazı da Türkiye’nin İslam dünyasındaki “milletlerin başlarındaki Yahudi uşağı idarecileri” alaşağı etmelerinden sonra bile, ittifak hususunda bu müslüman toplumlar küçümsenecek; fakat müttefik olarak Amerika tercih edilebilecektir?

Nasıl oluyor da YMM dergisinde yayınlanan “İlmi Sağ”, “İnkılap İlmi” gibi temel metinlerin çatısı Hizbu’t-Tahrir’in kitaplarındaki tesbitlerden yararlanılarak oluşturulduğu halde; daha önce Konya Milliyetçiler Derneği’nce Hizbu’t-Tahrir aleyhinde çıkarttırılan bildiri seneler sonra tekrar dergide neşredilip gündeme getirilerek bu İslami teşkilata “Yalnız ve sadece Amerikan düşmanıdır”, “Rus dostudur”, “Bu alçaklar Türk düşmanıdırlar. Yavuz Sultan Selim ve diğer Müslüman Türk büyüklerine hakaret ederler” şeklinde iftiralar atılmakta ve karalanmaya çalışılmaktadır. (YMM, S:73, 1971) Kaldı ki müsteşriklerin İslam’ın uzun bir tarih süresince nizam olarak yaşanmadığı tezi karşısında Hizbu’t-Tahrir’in tepkisel bir tavırla ortaya koyduğunu varsaydığımız İslam Hilafeti’nin 1923 yılına kadar devam ettiği ve Osmanlı Devleti’nin İslam Devleti olduğu vurgusunu, “Hizb-i Kitleleşme” kitabından okumak mümkündür.

Ve nasıl oluyor da İnkılap İlmi’nde gösterildiği gibi millet ideolojisine düşman ve Türkiye’ye egemen kapitalist ideolojinin iktidar aracı olan devletin istihbarat birimi MİT, “İlmi Sağ” şablonuna ihanet edercesine güncel kullanımıyla sağ ve sol kanat şeklinde ayrıştırılıp, sağ kanadın savunulması yapılmaya başlanıyor? Şu ifadelere bakın: “İstihbarat fonksiyonu olmayan bir cemiyet yaşayamaz… Bugün içinde bulunduğumuz vahim durumda bilhassa MİT’in son derece verimli çalışmasına muhtacız. Bu da ancak MİT bünyesine sızabilmiş ‘Milli’lik vasfına uymayan ajanların tasfiyesi ile mümkündür” (YMM, S:70, 1971) İslam inkılabını gerçekleştirmek için kadrolaştırılan müslüman dimağlara aktarılan telkin işte budur. Artık hiçbir yazılı kayda veya ilkeye dayanmadan üretilen devleti içinden fethetme söylemi, sonunda kapitalist, ulusçu, laik devleti savunma ve bu tavrı da İslami bir görev olarak telakki etme gafletine kadar uzanır. Artık dergiye kapak olan başlıklarla “Devletimiz Yaşayacak, Düşmanları Kahrolacak”sa (YMM, s:364, 1977) mevcut düzen açısından tehlikeli kabul edilen herkes MİT’e ve hatta Özel Harp Dairesi’ne ihbar edilebilir.

12 Mart Askeri Darbesi, öcü olarak yaratılan komünist ihtilal senaryosu bahane edilerek oluşturulmuştur. Ve tüm devletçiler, düzenciler, sağcılar tarafından alkışlanmıştır. “Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendi insiyatifini kullanarak yaptığı bir harekettir. Yoksa 12 Mart demokratik miydi, değil miydi münakaşası adi bir demagojiden başka bir şey delildir.”

(YMM, Başyazı, S:143, 1972) ifadelerinde görüldüğü gibi artık tamamen resmi bir söylemle YMM kadroları tarafından da devlet, ordu ve cuntacılar savunulmaya başlanılır. 12 Mayıs 1972’de düzenlenen Konya “Milli Karar Mitingi” ile müslüman kitlelerle Türk Ordusu’nun bütünleştirilmesi tek taraflı olarak oluşturulmaya çalışılır. Ve bir zamanların İslam’a gönül veren YMM’nin inkılapçı kadroları, kapitalist düzeni tamamen unutarak bağırırlar; “Koministler Kahrolsun”, “Ordu-Millet El Ele”.

Peşinden Aykut Edibali’nin kaleme aldığı “Komünist ihtilale Karşı Tedbirler” yazı dizisi kitaplaştırılır. Kitap’ta 12 Mart Cuntacılarına devletin korunması için Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM)’nin kurulması’ teklifinde bulunulur. Kitabın kısa zamanda ikinci baskısı yapılır ve yüzlerce nüsha ordu mensuplarına ulaştırılır. Bundan sonra inkılapçı, sahabe neslini yaşatmaya tutkun, Musab bin Umeyr’ler olma ideali ile kazanılan ve yetiştirilen kadro elemanları DGM’ler için kamuoyu oluşturmak amacıyla imza kampanyaları düzenlemeye sevk edilirler. Bununla da yetinilmez, yine Konya’da 4 Ekim 1976 Pazartesi günü bir “Tarihi Karar Mitingi” daha düzenlenir. Mitingde taşınan pankartlardan ve atılan sloganlardan bir kaçı şunlardır: “DGM’den Sadece Vatan Hainleri Korkar”, DGM İşçilere Değil, Komünistlere, Vatan Hainlerine ve Millet Düşmanlarına Karşı”, “DGM Devlet Güvenliğinin ve Hukukun Teminatıdır” “DGM Devletin Emniyetidir”, “DGM’ye karşı Çıkanlardan Millet Hesap Soracak”.

Sonuç

YMM dergisi ve bağlısı olduğu YMM hareketi Türkiye Müslümanlarının yakın geçmişinde yer alan çok hüzünlü bir tarih kesitini oluşturmaktadır. Çünkü İslami mücadele azmi ve talebiyle oluşturulan hareket, daha sonraki yıllarda kapitalist olarak nitelediği Türkiye’deki rejimi ve devleti savunma noktasına gelmiştir.

Tevhidi bilinci ve Kur’ani bilgi birikimi yeterince olgunlaşmamış ama İslami anlayış ve hareket mantığı olarak yoğun bir arınma ve sorgulama süreci yaşamaya başlayan 1960’lı yıllar müslüman kuşağını yazılı ve sözlü olarak etkileyen evrensel İslami hareketlerin fonksiyonel konumunu, 1967’den sonra ortaya koyduğu organize ve disiplinli yapılanma şekli ve formüle edilmiş düşünceleriyle YMM hareketi almaya çalışmıştır. Büyük ölçüde de başarılı olmuştur.

YMM dergisinin yayın akışından izleyebileceğimiz serüven süresince İslam, Kur’an, Tevhid, İslam İnkılabı, sahabe neslini örnekleme, kapitalist sistemden kurtulma gibi kavram ve hedeflerin “millet, millet ideolojisi, millet mücadelesi, İlmi sağ” gibi örtülü bir dille gündeme getirilmesiyle kazanılan ve bu hedeflere gönül vermiş insanlar; daha sonra bu örtülü dilin kullandığı kavramlara ulusal, devletçi, düzenci bir muhteva verilmeye başlanmasıyla Türk milliyetçisi ve devletçi olma tercihi ile karşı karşıya kalmışlardır. Fikri önceleyerek, fikri liderliği yönetimde tayin edici kıstas kabul ederek, fikrin de İslam olduğu inancı ve kabulüyle YMM hareketine iştirak eden duyarlı insanlar; bir süre sonra taklitçi bir itaatle fikri liderliği unutup teşkilatı, teşkilat liderini ve emirlerini tabulaştırmaya başlarlar. Ya da zihinsel bir karmaşa ve bulanıklık içinde atalete sürüklenirler. Sonuçta yaşanan şudur: Evrensel İslami hareketlerin ulaştıkları bilinç düzeyinin yazılı ve şifahi aktarımıyla oluşmaya başlayan 1960’lı yıllar Türkiye’sindeki İslami uyanış, önemli bir potansiyel gücü var kılmaya başlamıştı. İşte MB veya YMM hareketi ve YMM dergisi aracılığıyla ciddi ölçüde kuşatılan Türkiye’deki İslami uyanışın bu potansiyel gücü, zihinsel saptırmalar sonucu kısa bir süre sonra erime, çözülme, uzlaşma sürecine itilmiştir. Harekete İslam adına katılan 1960 müslüman kuşağı, 1970’li yıllara gelindiğinde Türk kültürünü, sağcı partilerin ittifaklarını, T.C. devletini, DGM’leri savunur hale gelmişlerdir. Evet inkılap gerçekleşmiştir. Ancak bu inkılap cahiliyyeden kopuşu değil; Kur’ani aydınlanma sürecinden cahili değerlerin karanlığına yönelen bir hicreti ifade etmektedir.

İkinci kuşak YMM mensupları ise artık Kur’ani İslami kavrama ve İslam inkılabını gerçekleştirme azmi ile değil, ulusal değerlerle donatılmış bir söyleme muhatap olarak kazanılmış ve eğitilmiş bir kuşaktır. Bu eğitim içinde İslami söylem bir alt kültür konumunda yer tutmaktadır.

YMM hareketinin sergilediği bu şaibeli serüven, kadrolarını ve tesir ettiği kitleleri,1970’li yılların ortalarından itibaren güç kazanmaya başlayan Türkiye’deki ikinci dalga İslami uyanış çabalarının etki alanından da uzaklaştırmıştır. Hatta kadrolar, YMM dergisinin her sayısında daha da güçlendirilmeye çalışılan türkçü ve devletçi kimlik ile, 1970’li yılların ortalarında yeniden güçlenmeye başlayan Tevhidi uyanış hareketini engelleyecek bir misyonun taşıyıcısı haline getirilmişlerdir. Kendini yenilemeye kalkışan kadro elemanlarına da hareketin belirlediği kitap ve kaynaklar dışında herhangi bir eserin okunması hakkında yasak getirilmiştir. Böylece 1970’li yılların ortalarından itibaren Seyyid Kutup’un “Yoldaki İşaretler” (yeni ve tam çevirisiyle) ve “Fi Zilal-i Kur’an”, Ebu’l Ala Mevdudi’nin “Kur’an’da Dört Terim”, “Hilafet ve Saltanat”, “İslam’da Hükümet” gibi eserleri ve diğerleri ile; yine yaygınlaşan Kur’an çalışmalarıyla oluşan gündemler ve açılımlardan kadrolar uzak tutulmuş ve bu tür kitaplar ve çalışmalar üzerinde şüpheler uyandırılmaya çalışılarak geleneksel kesimin taassubi tutumuna ricat edilmiştir.

Yaşanan bu olumsuz gelişmeler, gerek kadrolarda, gerekse YMM dergisi tirajında büyük bir tıkanmayı getirmiştir. Kadrolarda hareketin gidişine duyulan güvensizlik artmıştır. Ancak tıkanma ve yanlışlıklar genellikle yöneticilerin liyakatsizliğine atfedilmiştir. 1976-1977 yıllarından itibaren başlayan ve YMM kadrolarının ciddi bir bölümünü etkisi altına alan muhalefet hareketi; maalesef MB’nin kuruluş yıllarında ulaşılan İslami bilinç seviyesinin çok çok gerilerine sürüklenildiği için tepkisini, genelde YMM dergisinin ve YMM hareketinin yan teşekkülleri olan Pınar, Gerçek dergilerinin ve Bayrak gazetesinin yayın politikalarında açıkça görülen fikri sapmalara değil, hareketin geliştirilememesinden dolayı teşkilatın işleyişine ve ehliyetsiz yetkililere yöneltmiştir. 1970’li yılların ortalarına gelindiğinde YMM kadroları arasında, yaşanan bu sürecin olumsuzluğunu itikadı ve siyasi boyutuyla kavrayıp tavır koyan insan sayısı iki elin parmaklarını bile geçmez. Zaten ilk başta muhalefet hareketini oluşturmaya çalışan bu insanlar “YMM kültürünün cahili bir kültürü oluşturduğu”nu, “Edibali’nin öğretisinde bir çok şirk unsurunun bulunduğu”nu veya “YMM hareketinin açıkça Türkçü bir kimliğe büründüğü”nü açıkladıklarında; ayrılıkçı, devlet düşmanı, münafık, kürtçü suçlamalarıyla “örgüt’ten atılmışlar veya engellenmişlerdir. İşin daha da üzücü tarafı gidişattan memnun olmayan ve daha sonra kitleleşen muhalefet hareketine iştirak eden kadroların, YMM kültürünü sorguladıkları için cemaatten atılan insanların gündeme getirmeye çalıştıkları eleştirileri bile anlayabilecek İslami perspektiften, vahyi ölçülerden, inkılapçı tavırdan uzaklaştırılmış olmalarıdır.

Ve YMM hareketi içinde doğan ve kitlelerin büyük bir bölümünü arkasına alan, ama olumsuzlukları gidermek için neyi eleştireceğini ve eleştirdiğinin yerine neyi ikame edeceğini bilemeyen muhalefet, YMM kurmayları tarafından da dışlanınca MB’nin oluşturduğu YMM hareketi fiili olarak çözülür. Binlerce kadro elemanı yaşadığı fedakarlıkların heba olduğu inancıyla, ama büyük bir fikri bulanıklık içerisinde dağılır. YMM dergisi kapatılır. Aslında bu dağılma ciddi bir çoğunluğu manipüle edilen 1960’lı yılların müslüman genç kuşağının değişik kavramsal oyunlarla uzlaşmacı ve eklektik bir anlayışa sevk edildikten sonra eritilme ve dağıtılma serüveninin son noktasıdır. Böylece 196O’lı yıllarda başta İhvan-ı Müslim’in, Cemaat-i İslami’nin, Hizbu’t Tahrir’in ve birçok muhakkik Müslüman düşünürün Türkiye’ye yazılı ve sözlü olarak aktarılan fikirlerinin Türkiye Müslümanları arasında uyandırdığı potansiyel güç, büyük ölçüde denetim altına alınıp eritilmiştir.

Sonraki yıllarda yeniden İslami kimliğini oluşturma kararlılığına ulaşan eski YMM üyelerinden çok az bir kısmı bu dağılma/dağıtma sürecini sorgulayarak önemli değerlendirmelere ulaşacaklardır. Ancak dağıtılan kadroların büyük bir çoğunluğu Türkiye’deki rejime uydurulmuş kafa yapıları ve teşkilatçılık tecrübeleri ile bazı düzen partilerinde veya gelenekçi cemaat bünyelerinde önemli roller üstleneceklerdir. Aykut Edibali’ye bağlı kalan azınlık ise zaten modern bir tarikat konumuna gelmiştir. Ancak ilkin “Islahatçı Demokrasi Partisi”, sonra “Millet Partisi” olarak örgütlenen bu kalıntı çevrenin modern şeyhi konumundaki Aykut Edibali’yi “Milli İttifak”ı oluşturanlar unutmayacaklar ve iki arkadaşıyla birlikte kendisine 1991 seçimlerinde TBMM’ye girme imkanı tanıyarak vefa borçlarının bir kısmını ödeyeceklerdir.

Yeniden Milli Mücadele hareketiyle yaşanan senaryo aslında bitmemiştir. 196O’lı yılların kontrol dışı İslam anlayışını millileştirmeye çabalayan egemenler, bugün İslami hareketler karşısında daha tecrübelidirler. Ve bugün imkan tanınan büyük dini cemaatlerin ve ilkesiz oluşumların önde gelenleri İslam’ı hakim kılmak için (hangi İslam’sa) “apolitik olmama”, “devleti içinden fethetme”, “çatışmadan alan açma” gibi daha iyi işlenmiş ve daha çok ayet ve hadisle perdelenmiş bir söylemle gazetelerinde, dergilerinde, mitinglerinde, vaazlarında; millilikten, devletçilikten, “müslüman polis” savunusundan, şanlı tarih tablolarından bahsedeceklerdir. Adeta YMM dergisinde amaçlanan “Milli değerlere bağlı, İslam’a saygılı” hedeflerle yetiştirilmeye çalışılan nesle, “Milli Kültür” ve demokrasi değerleri İslam diye sunulacaktır. Görülen o ki bugünkü süreçte millileştirilmiş din anlayışı daha da güçlendirilmiştir. Ve bu kavram kargaşası içinde milliğin, türkçülüğün, gayri İslami devletçiliğin ve mevcut sistem savunusunun; çok hukukluluğu aynı gemide olma edebiyatıyla meşrulaştırmanın veya bidat ve hurafeciliğin en az komünizm ve laiklik kadar tehlikeli ve batıl olduğu İslami duyarlılık taşıyan birçok kişi tarafından fark edilmeyecektir.

Allah’a şükür ki; düzenin gücü, gafillerin ifsadına rağmen Türkiye Müslümanları arasında bugün bu oyunları görebilen, hesaplarını şeytani tuzakları fark ederek oluşturma bilincine sahip ve düşüncesinin merkezine Kur’ani ölçüleri oturtabilmiş muvahhid müslümanlar bulunuyor. Bütün olumsuzluklara rağmen varlık bulabilen ve tevhidi bilincin, tevhidi basiretin, tevhidi eylemliliğin şahitliğini oluşturmaya çalışan bu insanlar, artık eskisi gibi kolayca kandırılabilecek veya kolayca saptırabilecek bir konumda değiller. Bu nitelik çok önemlidir. Zaten tüm teknolojik imkanlarına ve maddi güçlerine rağmen egemenleri telaşa sevkeden de, emperyalist düzene alternatif ve kuşatıcı bu niteliğin nüve şeklinde de olsa güç kazanmaya başlamasıdır. Bunun için emperyalist güçlerin mihmandarı ABD’nin İslamizasyon politikaları bugünlerde “Yeni İslam Politikası” (Bkz.: Hak Söz, “Gündem”, Sayı: 39, Haziran 1994) tarzında yeni biçimler üretiyor. “Amerika’nın Yeni İslam Politikası” İslami hareketlerle İslami duyarlılıkları canlı kitlelerin irtibatını kesebilmek için millileştirilmiş veya sulandırılmış din anlayışlarının temsilcilerine imkan sağlıyor.

Türkiye’deki Tevhidi uyanışın tarihi yeni, İslami hareketin yaşı çok gençtir. Ama önemli kazanımlar elde edilmiştir. Bu kazanımlar korunmalı ve geliştirilmelidir. Dolayısıyla YMM pratiğinden yararlanmasını bilenler kafirlerin, münafıkların, ashab-ı şimalin yeni oyunları karşısında basiretli ve uyanık bir tavrın sorumluluğunu üstlenmeli ve şeytani İslamizasyon oyunları karşısında yumuşamamalıdırlar.

Bitti

Haksöz Dergisi – Sayı: 40 – Temmuz 94
İslami Uyanış Süreci
http://www.haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=679

Categories: Eleştiriler
  1. Metin GÜR
    June 1, 2009 at 1:16 pm

    Hamza Türkmen, ciddi bir dergi taraması ile açıkça dillendiremese bile, YMM’yi neredeyse tekfir etmiş…

    YMM ortaya çıktığı şartlarda, islami uyanış sürecini kitlelere yaymak konusunda tek merkez, tek ocak olma vasfındadır. Muhtıra’ya kadar geçen -çok verimli- süreçte teşkilatlanma, islami uyanış konularında ciddi bir birikim ve ilkeli bir çizgi oluşturmuştur.

    Ardından getirdiği eleştiriler ise “Türk”lüğün yüceltilmesi noktasına gelip dayanmıştır. Türk kavmi’nin kutsallaştırılması, YMM’nin doktrine ettiği bir mekanizma değil, judeo-grek menşeili kapitalist sistemin Türk kavmine attığı bir kazıktır aynı zamanda. YMM bir dönem belirli bir sapma içerisine girmiş olabilir belki, buna süreci en az zararla atlatma stratejisi, oportünist sapma vs. diye saldırabilirsiniz, fakat bilmeniz gereken, milli mücadele’nin çizdiği yolun taa en başta belirlendiği, sistematik olarak işlendiği ve amacın da milletin değerler sisteminin sistematikleştirilerek problemlere ümmete aykırı olmayan bir millilik perspektifinde çözümler sunduğudur.

    Salt islami görünüş açısından değerlendirme gafletinde bulunursanız, islami-politik çözüm önerilerinin ne ölçüde sapmış(yahut sapmamış) olduğunu görme şansını kaçırırsınız.

    Son eklenen yazılardan, “Hadim’ül Kur’an” yazısını okumanızı öneriyorum Hamza Bey. Mücadele hiçbir zaman “nasyonalist”leşmemiş, islami berraklığını olabildiğine korumuş bir ocaktır. Sadece islami “laflar” değil, devlet nizamına dair ciddi politik çözümlemeler getirmiş, daha önemlisi bu çözümlemeleri hayatın her alanına uygulayabileceğiniz bir sistematik oluşturma gayretinde bulunmuş ve bir ölçüde bunu başarabilmiştir.

    Selam ve dua ile.

  2. Metin GÜR
    June 1, 2009 at 1:23 pm

    “Niçin bilinen sağ ve sol tasnifler aynılaştırılarak dışlanmakta, ve İslam sağcılaştırılmaktadır? Niçin kapitalizm sol, İslam sağ ideoloji olarak takdim ediliyordu? Türkiye’nin 1946’da başlayan demokratikleşme sürecinde müslüman kesimlere bulaştırılan sağcılık; devletçi, türkçü, muhafazakar, milliyetçi-mukaddesatçı bir kimliği oluştururken niçin tüm bu yaklaşımları aşan bir söylemle kavram zorlanıyor ve sağcılık saf, arı, muhkem kullanımıyla İslam oluyor? Ki 1960’lı yıllar Türkiye’sinde müslümanların gündemini belirlemeye başlayan tevhidi uyanış “küfrün tek millet” olduğunu, asıl çatışmanın kafirlerle müslümanlar veya tevhid ile şirk arasında olduğunu söylerken; Hizbu’t-Tahrir hareketinin “İslam Nizamı”, “Mefhumlar”, “Tefekkür” gibi kitaplarından adeta iktibas edilen tesbitlerle çatısı oluşturulan İlmi Sağ’da inanç ve ideolojiler mana itibariyle tevhid ve şirk ekseni etrafında iki temel kutupta ayrıştırılırken; niçin lafız olarak kapitalistlerin, komünistlerin veya faşistlerin sıfatı sol, müslümanların sıfatı sağ olarak belirlenmeye çalışılıyordu?”

    Bu sorunuza İslamî bir “kılıf” bulamazsınız, esas olan hak ve batıldır.

    Tuvalete neden sol adımınızla girer, sağ adımınızla çıkarsınız. Yemeği neden sağ elinizle yer, teharetinizi sol elinizle yaparsınız?

    sağ yada sol olmak gerektiği bir dönemde siz olsanız, Hakk’ı hangi tabirle ifade ederdiniz? Bu sizin anlayamadığınız gibi, materyalist bir tanımlama değil, hissiyata dayalı bir tanımlamadır belki de? ne dersiniz?

  3. Metin GÜR
    June 1, 2009 at 1:26 pm

    üstteki yorumum, sünnetin Temizliği ifade ederken “sağ”ı kullanmayı meşrulaştırdığını göstermesi açısından anlamlıdır.

    Yoksa Hz. Peygamber’in “ideolojinize sağ ismini takın” gibi bir düşüncesi vardır demiyorum.

    Belli olmaz, siz öyle algılayabilecek potansiyele sahipsiniz.

  1. No trackbacks yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: